Perşembe, Haz 10 2010 

İZCİ OYUNLARI

Bu konuda izciliğin kurucusu Baden POWELL “İzcilik örgütlendirilmiş bir oyundur” der.

Bu sözden şöyle bir anlam çıkar; çocuk veya gençlerin yetişmesinde önemli bir etken olan izcilik oyun biçiminde olup, aslında bir eğitim yoludur. İşte izcilik çalışmaları içinde oynanan oyunlarda kişinin bedensel, ruhsal ve fiziksel açıdan gelişmesine yardımcı olur.

OYUN

Oyun, enerji fazlasını atma, benzetmece içgüdüsünü doyurma, bir gevşeme ihtiyacını tatmin etme, hayatın ondan talep edeceği ciddi faaliyetlere hazırlık antrenmanı,  insanın benliğine sahip çıkmasını  sağlama , egemenlik  kurma  arzusu , yarışma  arzusunu  giderme  veya  oyun , zararlı eğilimlerde masum bir şekilde kurtulma yolu,gerçek hayatta gerçekleştirilmesi imkansız arzuların bir  bulmaca   aracılığıyla   yatıştırılması  ve  böylece  kişisel  benlik   duygularının  korunmasının sağlanması  şeklinde bir  çok  anlamlar  verilerek ifade  edilmektedir . Bütün  bu  tanımların  ortak noktası  ise ; “oyunun  oyun  olmayan  başka  bir  şey  karşısında  ortaya  çıktığı  ve  bazı biyolojik beklentilere  cevap vermesi  oluşturmaktadır .  ( Huizinga , 1995 , s.17-18;  And , 1974 , s.14 )

Oyun  açık  veya  kapalı  alanlar  gibi  her türlü mekanda uygulanabilirliği , araçlı – araçsız bireysel-grupsal, müzikli-müziksiz, sert-yumuşak, yarışmalı, yarışmasız şekilleriyle aktif veya pasif gerçekleştirilebilen  çeşitliliğiyle  önemli bir boş zaman  değerlendirme  etkinliği  görünümündedir.

Huizinga  “Oyun bir şey  için mücadeledir” veya “bir şeyin temsilcisidir” şeklinde iki esasa indirmektedir. Salzmann “Oyun çocuğu lidere bağlayan bir zincirdir.”

Salzmann  “Kim ki çocuklarla oynamayı bilmiyor ; ve  bu eğlencelerin  kendi  haysiyetinin aşağısında  olduğuna kanidir , o  zat  mürebbi  olmamalıdır.”

Lahn , “Oyunlar, jimnastiğin esas bölümlerinden sayılır. Oyunsuz  jimnastik olmaz.”

J. J.  Rousseau ise olaya  daha detaylı  bakmaktadır:  “Çocuğun bedenini daima işletiniz; onu akıllı , muhakemeli  yapmak  istiyorsanız , bedenen  güçlü ve  salim  yapmak  lazımdır . Çocuk çalışsın, koşsun, bağırsın, daima harekette bulunsun; vücutça dinç bir adam olsun,

sonra fikren de dinç olur.”

Fenelon  ise  eğitim  açısından  önemine  değinir : “Ben, birçok çocuklar gördüm ki okumayı oyunla  öğrenmişlerdir.”

                               Eflatun  ( Platon )  “Çocuk, oyunla büyümelidir.” der.

                               Oyunun önemi gelecektedir; oyun, çocuğun ileride ne olacağını gösterir.

                               Baden-Powell: “İzcilik örgütlenmiş bir oyundur.”

Küçük İzcilikte Oyunun Yeri ve Önemi

                “İzcilik, örgütlenmiş bir oyundur” der, Baden-Powell.

Oyun bir eğitim yoludur.izciliğin kuramsal ve uygulamalı çalışmaları yanında oyunlara da yer verilmelidir. Oynatacağımız her oyun eğitsel bir amaç taşımalıdır.Aynı oyun tekrar tekrar oynatılmaz . Aksi takdirde   bu yaştaki  çocuğu oyundan  soğutmuş olur. Aynı zamanda, oyun, güzelliğinden ve eğitsel ağırlığından uzaklaşmış olur.

Oyunlar çocuğun biriken enerjisini değerlendirmeye, bu enerjiyi eğitsel biçimde boşaltmaya yarar. Bu özelliğinden yararlanarak, izcisini daha iyi tanımasına fırsat doğar.

                               Oyun Çocuklara;

                               1- Kurallara uymayı.

                               2- Yardımlaşmayı.

                               3- Saygılı olmayı.

4- Kaynaşmayı.

                               5- Kırıcılığı yok etmeyi.

                               6- Kişi haklarına saygılı olmayı.

                               7- Tertip, düzen ve temizliği.

                               8- Bedensel, ruhsal,sosyal yönden gelişmesini sağlar.

                Oyunun bu yaştaki çocuklar üzerinde sayılmayacak kadar güzel etkileri olduğu bilincinden hareketle, Küme başının çok aktif olması gerekir.

                               Küçük İzcilikte Oyunlar:

                               1- Dikkat,

                               2- Test,

3- Dinlenme,

                               4- Öbek yarışmaları,

5- Kümece oynanan oyunlar,

                               6- Müzikli oyunlar,

7- Mahalli halk oyunları,

                               8- Monologlar,

9- Kim oyunları.

                               10- Stafetler (engelli) yarışmalar.

11- Dinlendirici oyunlar.

12- Test oyunları (düğüm yarışmaları).

13- Arazi oyunlar (Hazine bulma). Vb.  gibi.

Tüm  bu  güzellikleri  yanında  oyunlar ; eğitici  ve  kurallarına  uyulmadan  oynanmaya başlanırsa, istemediğimiz sonuçlar çıkabilir. İşin bu yanını da göz önünde bulundurmak küme başına düşen en önemli görevlerden biridir.

                               Oyun Küçük İzcilik Çağındaki Çocuklara Neler Kazandırır?

1- Bedeni kabiliyetlerini arttırır,neşeli olmalarını sağlar.

                               2- Çabuk karar verme yeteneğini geliştirir.

3- Kendi kendisini idare etmesini sağlar.

                               4- Sebat etmeyi,disiplinli olmayı sağlar.

5- Arkadaşlarına yardım etmeyi sağlar.

                               6- Oyun kurallarına uymakla,kurallara uymayı,itaatli olmayı sağlar.

7- Uygulamalı çalışmalar için kolaylık sağlar.

                               8- Çalışmaların önemini arttırır.

9- Çalışmaları cazip hale getirir.

                               10- İzciler arasında birlik ve beraberlik ruhunu kazandırır.

11- Temiz bir rekabet kazandırır.

                               12- Fiziki kondisyonu arttırır.

13- Neşe ve eğlenceyi temin eder.

                               14- Karakter oluşumunda sonsuz yarar sağlar.

15- Cesaret ve moral verir.

                               16- Tatbiki ve pratik bilgileri arttırır.

17- Bedensel ruhsal gelişimi sağlar.

                               18- İzcinin  deşarj olmasını sağlar.

19- Kanalize etme. (İstenilen yöne sokma.)

                               20- Taşkınlıkları önler.

                                21- Eğitime hizmet eden en büyük etkendir.

Oyun Oynarken Nelere Dikkat Etmeliyiz?

*- Oyun gelişi güzel olmamalı, oynatılmamalıdır.

                               *- Oynatılacak oyun daha önceden seçilmelidir.

                               *- Oyun yerinin seçimine dikkat edilmelidir.

*- Oynatılacak oyun, çocuk için ağır olmamalı, tatbiki kolay basit kurallı ve cazip olmalıdır.

                               *- Çocuk oyunu bırakmadan lider bıraktırmalıdır.

                               *- Oyunda disiplin olmalıdır.

                               *- Oyunda hile olmamalıdır.

                               *- Oyunlar kazanmak hırsı ile oynatılmamalıdır.

                               *- Daha önceden oynanan oyunlar  değişik şekilde oynatılmalıdır.

*- Oyun  bittikten  sonra  çocuklar  iştahsız   bir  şekilde  ayrılıyorsa  yeniden  hareketli  ve kaynaştırıcı bir oyun oynatılmalıdır.

*- Oyundan  beklediğimiz  eğitsel  sonucu  alabilmek için , oyunların en  ince ayrıntılarını düşünmek ve hazırlamak zorundayız.

                *- Liderin oyun dağarcığı zengin olmalı.

 

 

 

Oyunlarda Genel Kurallar

                               1- Oyunda disiplin olmalıdır.

                               2- Hile yapılmamalıdır.

                               3- Sadece kazanma hırsı ile oynanmamalıdır.

                               4- Eğlendirici olmalıdır.

                               5- Oyun yarıda bırakılmamalıdır, sonuç alınmalıdır.

                               6- Gerektiğinde ödüllendirilmelidir.

Oyun Seçerken Nelere Dikkat Etmeliyiz?

                               1- Oyunun amacı.

                               2- Oyuncuların yaş ve özellikleri.

                               3- Oyuncu grubunun cinsiyeti.

                               4- Çevresel koşullar.

                               5- Oyuncu sayısı.

                               6- Oyun süresi.

                               Ayrıca;

                               1- Hangi oyunu oynatacağı.

                               2- Oyunla ilgili bilgiler verilmeli.

                               3- Ne gibi malzeme gerekli olduğu belirlenmeli ve hazırlanmalı.

                               4- Nasıl bir ortamda oynanacağı tespit edilmeli.

                               5-Takımlar denk kuvvette olup olmadıkları tespit edilmelidir.

Oyunlar, temel şekilleri içinde bütün çocuklar tarafından bilinçli bir şekilde oynanabilecek duruma  gelinceye  kadar  tekrarlanmalı , gelecek  derste değişiklik  yapılarak  tekrar  edildikten sonra, zorlaştırılıp sağlamlaştırılır. Tabii bu andan itibaren, seçilmiş olan oyun anlamını kaybetmiş oluyor.Örneğin: “sıralamak”.

Temel  dizilişlerde  bulunan  gruplar  komutla  birlikte  birbirlerine  dokunmaksızın  oyun sahasına koşarlar. Düdük veya el çırpma ile herkes gruplarına  koşarak yerlerini alır. Hangi  grup arka arkaya düzenli bir şekilde yer alacak?

                               Değişik olanaklar:

                               *- Çıkış yerlerindeki şekil değiştirilir.(Grup, çizgi, daire)

                               *- Çıkış yeri değiştirilir. (Banklar, minderler…)

                               *- Çıkış dizilişi değiştirilir. (Ayakta, çömelik, oturmuş, sırt üstü)

Öğrenci Oyunlarında Ceza

Öğrenci oyunlarından sonra verilecek cezalar amaç değil, oyuna heyecan vermek, disiplini sağlamak, öğrenciye başarı, galibiyet zevkini tattırmak için birlikte kararlaştırılıp kullanılacak bir sembolden ibarettir. Çoğu zaman oyun neşeli, zevk içinde oynanıp bitirildikten sonra,cezası baştan saptanmış olsa dahi öğrencilerden  “Affedelim!..”  teklifi gelir.

Cezaların  eğitsel  değer  taşımasına , elde  edilen  haz ve  neşeyi  yitirmemesine, nihayet öğrencinin bedensel, ruhsal ve ahlaksal gelişimlerine kötü bir etkide bulunmamasına çok dikkat edilmelidir. Ceza, adil olmalı. Kişiye, bedene, çevreye zararlı olmamalıdır.

Cezaların komik, neşe  saçacak, eğlendirecek  nitelikte olması gerekir. Zira, hiçbir kimse, bir yetersizliğinden, dikkatsizliğinden ötürü sınıf toplumu,hele öğretmeni önünde cezalanmak için oyun oynamaz. eğer oyuna başlamadan, sonunda şu  ağır  ceza  verilecek diyelim, hiçbir  öğrencide  değil neşe, sevinç kalması, oyuna katılmak isteği bile kalmaz. Bazen öğrencilerde muziplik olsun, bana ceza verilsin, diye oyun kuralları dışına çıkma görülürse de bu, pek azdır.Bunlar cezadan ziyade, uyarılarla oyuna uydurulması, hatta gerekirse yoksun edilmesi gerekir.

Oyun sonlarında daima ceza değil, ödüllendirmek de istenir. Takım veya birey takdir edilecek bir başarı kazanmışsa, esirgenmemeli, zamanında bizzat öğretmen tarafından değerlendirilmeli, sınıfa duyurulmalı, değerlendirmeye iştirak ettirmeli. Bu, genellikle alkışla olur. Bazen de izci çalışmalarında uygulanan aşağıdaki sınıfça değerlendirme şekli kullanılabilir.

                               Bravo Çekme

                Öğrenciler, oyun oynadıkları biçimde kalırlar. Öğretmen, şu takıma veya falan arkadaşınıza, “Bravo!..” deyince, tüm öğrenciler:

Bellerini hafif öne bükülerek, sağ kollarıyla, sağdan sola doğru, önlerinde yarım daire çizerler ve her çizişte de, hep bir ağızdan,uzun uzun:  “Bravo!..  Bravo !..  Bravo!..” derler, sonra üç defa gene bellerini bükerek ellerini çabuk çabuk dizlerine vururlar ve her vuruşta da, “Bravo!.. Bravo !.. Bravo!..”  derler.

                               Oyun Sonlarında Verilecek Eğitsel Cezalardan Birkaç Örnek:

                               1- İnsan veya hayvan taklitleri.

                               2- Şiir, masal, fıkra, şarkı söylemek.

                               3- Kısa mesafeli yürüyüş ve koşular.

                               4- Sınıfı, bahçeyi temizlemek, sulamak.

                               5- Bahçedeki çiçekleri, fidanları sulamak.

                               6- Sınıf kitaplığından okunan bir hikaye kitabını anlatmak, eğitsel sonuç çıkarmak.

                               7- El öptürmek.

                               8- İçecek su getirtmek.

                               9- Tek ayaktayken ayakkabı çıkarmak,giymek.

                               10- Ayna olmak:  Cezalı, istenilen-komiklere gönderilir- üç arkadaşının önlerine

                gider, onlar ne yaparlarsa, aynen tekrar eder.

11-Musluk olmak: Oyunu kazanan öğrenci veya öğretmen, cezalıyı yanına çağırır ve şöyle der:

“-Dün evimizde sular kesilmiş, haberim yoktu, musluğu açtım, ileri, geri çevirdim (böyle derken, cezalının burnunu tutar, sağa sola oynatır) su akmıyor. Öteki musluğa gittim (kulağını tutar) onu da çevirdim (sağa sola büker) su gene akmıyor. (“akmıyor değil mi?” diye sınıf öğrencilerine tutuğu kulağı gösterir.) Her halde ana musluk bozulmuştur, dedim ve ona gittim (başını tutar cezalının)  onu da sağa, sola çevirdim, nafile,  o da akmadı…. Der ve bırakır.

                Oyun sonu, verilecek bu cezalar daha da çoğaltılabilir. Yukarıda da ifade edildiği gibi cezalar, öğrenci kişiliğini sınıf toplumu önünde yitirmemeli, verilen cezayı öğrenci gerçekten bilmiyor ve yapamayacaksa, mutlaka değiştirmeli, hatta yapabileceğini istemeli. Ceza kurallarından birisi de, cezada adil olmaktır. Farklı davranışlardan kaçınılmalıdır.

En önemli hususlardan birisi de; cezanın, oyunun neşeli, disiplinli ve güzel olması için kendileri tarafından ortaya konulduğunu öğrencilere açıklamalı, gereğine inandırmalıdır.

                               Oyunlardan Örnekler:

VANİ KUNİ

Vani kuni çauuuuu, vaani,
Vani kuni çauuuuu, vaani,
Avvavvav çeka rekka reyya,
Avvavvav çeka rekka reyya,
Auuuuu
Atemiçiki, huuuuu

Bu oyun oynanırken yukarıdaki şarkıya eşlik edilir.

Şarkının ilk bölümünde eller ilk önce kendi dizinize, sonra sol eliniz kendi sağ dizinize, sağ eliniz yanınızdakinin sol dizine vurulur, sonra kendi dizinize, sonra sağ eliniz kendi sol dizinize, sol eliniz yanınızdakinin sağ dizine vurulur. Bu hareketler şarkı bitene kadar tekrarlanır.

Şarkının ikinci, üçüncü ve dördüncü bölümlerindeki hareketler oyun oynanırken liderleriniz tarafından anlatılacaktır.

 
MAVİŞ

Maviş sevgilim, mavişciğim
Söyle ne zaman beraberiz,
Pazartesi,
Ah çabucak gelse pazartesi,
Ve ben mavişle beraberim,
Mavişciğim.

Maviş sevgilim, mavişçiğim
Söyle ne zaman beraberiz,
Salı günü,
Ah çabucak gelse pazartesi, salı günü,
Ve ben mavişle beraberim,
Mavişçiğim.

Maviş sevgilim, mavişçiğim
Söyle ne zaman beraberiz,
Çarşamba,
Ah çabucak gelse pazartesi, salı günü, çarşamba,
Ve ben mavişle beraberim,
Mavişçiğim.

Maviş sevgilim, mavişçiğim
Söyle ne zaman beraberiz,
Perşembe,
Ah çabucak gelse pazartesi, salı günü, çarşamba, perşembe,
Ve ben mavişle beraberim,
Mavişçiğim.

Maviş sevgilim, mavişçiğim
Söyle ne zaman beraberiz,
Cuma günü,
Ah çabucak gelse pazartesi, salı günü, çarşamba, perşembe, cuma günü,
Ve ben mavişle beraberim,
Mavişçiğim.

Maviş sevgilim, mavişçiğim
Söyle ne zaman beraberiz,
Cumartesi,
Ah çabucak gelse pazartesi, salı günü, çarşamba, perşembe, cuma günü, cumartesi,
Ve ben mavişle beraberim,
Mavişçiğim.

Maviş sevgilim, mavişçiğim
Söyle ne zaman beraberiz,
Pazar günü,
Ah çabucak gelse pazartesi, salı günü, çarşamba, perşembe, cuma günü, cumartesi, pazar günü
Ve ben mavişle beraberim,
Mavişçiğim.

Bu şarkı söylenirken haftanın günleri ve maviş duyulduğu anda yere eğilip kalkılır.

Kargalar-Kartallar

                İzciler iki sıra olur, yüz yüze iki metre ara ile dizilirler. Ebe karga dediğinde, kargalar kendi tarafındaki 8 metre mesafeye kaçarlar. Kartallar bu mesafede kime dokunursa o oyun dışı kalır. Kartal dendiğinde kartallar kaçar, kargalar yakalamaya çalışırlar. Eşit şekilde oyun tekrar edilir. Sonunda kimin tarafında daha çok izci kalmışsa oyunu o kazanır.

Nuh’un Gemisi

                İzciler eşit sayıda gruplara ayrılırlar, her gruba bir hayvan ismi verilir. Oyuncuların gözleri bağlanır ve uygun şekilde etrafa dağıtılır. Düdük çalınca izciler daha önce aldığı hayvan sesini çıkararak birbirini bulmaya çalışırlar. Saptanan sayıya göre ilk defa birbirini bulan grup oyunu kazanır.  (Hareketler kontrol edilerek çarpışmalar önlenmelidir.)

                               Meyve Sepeti

Oyuncular kapalı yerde ise birer sandalye, açık havada ise kendilerine bir yer seçer ve daire çizer. Bir oyuncu açıkta kalır. Herkes bir meyve ismi alır. Açıkta kalan oyuncu meyve isimlerinden ikisini söyler. İsmi söylenen izciler birbirlerinin yerlerine geçerler, bunlar geçmeye çalışırken ebe bunların birinin yerine geçmeye çalışır. Açıkta kalan yine ebe olur. Ebe meyve sepeti dediği zaman herkes yer değiştirecektir. Oyun böylece devam eder. Oyuna zaman konulmalıdır.

                               Kozalak Toplama

Her grup üçer kozalak alır. İkişer adım arayla birer daire çizilir. Kozalaklar daire içine konur. Düdük ile izci önce birinci dairedeki kozalağı alır başlangıç noktasına getirir bırakır. Sonra ikinci dairedeki kozalağı alır getirir.Sonra üçüncü dairedeki kozalağı getirir koyar. Hiç beklemeden ikinci izci bu defa kozalakları teker teker dairelere yerleştirir. Oyun böylece devam eder. Hangi gruptaki son adam bu işi önce bitirirse o oba oyunu kazanmış olur.

Bom Oyunu

Oyun oynayacak 10 öğrenci çıkarılır. 7 ve 7’nin katlarında, sonu 7 ile biten sayılarda BOM deneceği açıklanır ve 1’den başlayarak sıra ile saydırılır. Yanılan, hata yapan oyundan çıkar. Oyun yeniden 1’den başlar. En son kalan yanılmayan öğrenci birinci ilan edilir.

Telgraf Oyunu

Oyunu yöneten kişi oynanacak oyun hakkında bilgi verir ve oyunun kurallarını açıklar.

Oynanışı: Yönetici, bir telgraf yazılacağını, bu telgrafın belirtilen sayıdan az olamayacağını, gönderenin ve alıcısının adresinin de olacağını belirtir. Her kelimenin mutlaka verilen harf ile başlanacağı söylenir ve belli bir süre verilir. Öğrenciler telgrafı yazdıktan sonra değerlendirme yapılır.

Uzun Kuyruk Yarışı

Bir grup öğrenciye birer adet beyaz dosya kağıdı dağıtılır. En uzun kuyruğu en önce kim yapabileceği yarış sonunda belli olur. Belirli bir süre verilmelidir. (1 dakika gibi)

Dikkat Oyunu

Ayrı bir yere  (öğrencilerin göremeyeceği bir yere) değişik eşyalar konur. Bıçak, çatal, rozet, tebeşir, ayna, toplu iğne, bant, aspirin, kilit, anahtarlık vb. gibi. Bunların sayısı öğrencilerin yaşına göre değişebilir. Öğrenciler gruplara ayrılarak, gruplar sıra ile eşyaların olduğu bölüme gelirler. Eşyaların neler olduğunu dikkatlice incelerler. Gördüklerini belirli bir sürede (1-2 dakikada) yazmaları söylenir. Süre bitiminde değerlendirme yapılır.

                               Kara-Deniz-Ada Oyunu

Ortaya iç içe üç daire çizilir. Dairelerin içine Kara, deniz ve ada yazılır. Dairelerin dışında durulur. Oyunu yöneten kişi ne derse o yapılır. Örneğin DENİZ dediğinde deniz yazan yere, kara dediğinde KARA yazan yere, ada dediğinde ADA yazan yere sıçrarlar. Yönetici öğrencileri yanıltmaya çalışır. Örneğin kara deyip deniz yazan yere sıçrayabilir.Yanılan öğrenciler oyundan çıkarılır.

                Doğruluk Oyunu

Kovaya veya sepete 50-60 tane kozalak vb. gibi (lider tarafından sayı bilinmelidir.) koyulur. Her obaya kovadan atılan kozalakları toplamasını ve her obanın ne kadar topladığını sayması söylenir. Topladıklarını geri koymak kaydıyla 250 tane atıyoruz. Sayı söyleyin diyoruz. Obalar söylerler. Toplamı hesap edilir. 250’den fazlaysa doğru söyleyin diyoruz ve doğruyu söylemeleri sağlanır.

                               Horoz Oyunu

Lider iki kişiyi çağırır. Biri beyaz, diğeri başka bir renk olan iki mendili, çağrılan kişilerin görmeleri engellenerek arkalarına iğnelenir. Birbirlerinin arkasında hangi renk mendil olduğu buldurulmaya çalıştırılır. Kendi arkasındaki mendili arkadaşına göstertmemeye çalışır. İlk bilen oyunda kalır, bilemeyen oyundan çıkar ve yerine yeni oyuncu alınır. Oyun aynı şekilde devam eder.

Şöyle Böyle Oyunu

Bir izci, oyun alanının ortasına çıkar, elleriyle çeşitli değişik işaretler yapar. Başının, vücudunun kısımlarını gösterir ve her yeni hareketinde: “Şöyle veya Böyle!” der. Şöyle derken aynı işareti yapan izciler oyundan çıkar. Böyle derken yapan izciler çıkmaz. Hiç birini yapmayan da oyundan çıkar. Üç kişi kalıncaya dek oyuna devam edilir.

 

Dilekler:

1- Gürültüyü önlemek için, yanlış yapan izciler kendiliğinden çıkmaları aşılanmalı.

                2- Alıştırıldıktan sonra bir izcinin yönetmesi,liderin gözcülük yapması yararlı olur.

Tilkinin Kuyruğu

Sınıfın tahtasına kabataslak bir tilki resmi çizilir, kuyruğu çizilmez. Ebe, işaret edilen yerden gözü bağlı olarak (4-5 adım uzaktan) tahtaya gider ve kuyruğu çizer. İstenen biçimde çizen izci alkışlanır. Çizemeyen izci de yalnız işaret parmağı vurularak, sınıfça sessizce alkışlanır.

Dilekler:

Kuyruğu çizen izci, üzerine adını yazarsa, en yaklaşık çizebilen de ayrılmış, mukayese edilmiş olur.

İğne-İplik Oyunu

İki grup halinde oynanacağı gibi, kümeler arası da oynanabilir. Küme veya gruplardaki izci sayıları eşitlenir. Her kümeye bir dikiş iğnesi ve bir de iplik verilir. İzcilere oynama sırasını tanıtmak için birden başlayarak sayı saydırılır veya elle sıra gösterilir. Bir numaralı izciler liderin, “Başla!” işaretiyle ipliği iğneye geçirirler, iki numaralı izciler gelir ipliği iğneden çıkarır, üç numaralı izciler gelir,ipliği iğneye takar ve oyun böylece devam eder. Grupların en son izcileri iğne ve ipliği lidere getirirler. İlk getiren grup, yarışmayı kazanır.

Dilekler:

1- İpliği takan veya çıkaranlar belli bir yere gelip,herkesin gözü önünde çalışmalıdır.

2- Her grubun başına bir başkan konması yararlı olur.

Meşhur Adamlar

İzciler defter ve kalemlerini hazırlar ve lideri beklerler. Lider veya oyunu idare eden:

“Hangi harfi söylersem,o harfle başlayan ünlü kişilerin adlarını yazacaksınız…” der ve bir harf söyler. Belli bir zaman sonra siyasette, bilimde, tarihte, futbolda, müzikte vb. ün yapmış adamlardan en fazla isim yazan izci, oyunu kazanır.

Dilekler:

1- Konu, küme seviyesine göre değişik alınabilir .İllerimizin yazılması, dağlarımızın yazılması, nehirlerimizin yazılması vb.  istenebilir.

2- Verilen süre bitince mutlaka tümüne kalemler bıraktırılmalı, hatta dirsekleri sırada olmak şartıyla havada  da tutturulabilir.

Bir Dakikalık Hatip

Ebeye bir konu verilir ve bir dakikada bunun hakkında sınıfa bilgi vermesi, tanıtması istenir .En güzel konuşan,anlatan ünitece seçilir.

                               Yiyecek Yedirme Oyunu

                Her oba birer takım olur. Obadaki bütün izcilerin gözleri bir kumaş veya fular ile sıkıca kapatılır. Beslenecek bebek (ki oda obanın bir ferdidir) takımların bulunduğu yerden uzak bir yerde bekler. 1. Yarışmacı elinde bir kaşık (içinde reçel veya yoğurt bulunabilir) ile besleyeceği bebeğe doğru yürümeye çalışır. Önemli olan bu bebeğin ağzını tam bulup hiç dökmeden onu beslemektir. Hangi takım bu işi başarırsa o birinci olur.

Tehdit Edilen Kamp

İzcilerin yarısı ormanın içinde kamp kurarlar. Kamp yeri renkli flama veya yığılmış arka çantaları veyahut buna benzer şeyler ile temsil edilir. İzciler kamptan takriben 100 m. uzakta 50 m. aralıkla çepeçevre yer alırlar. İzcilerin yarısı bu postalar arasından geçerek kamp yerine gelmeye çalışırlar. Kamp yerini müdafaa eden izciler kampa 100 metreden yakına yaklaşamazlar. Kampı tehdit eden izcileri ancak bu mesafenin dışında vurabilirler.

                Hayat şeridi koparılan izci oyun harici olur. Kampı müdafaa edenlere şerit yoktur.

                               Dikkat Edilecek Noktalar:

                Hücum edenler 20-30 metreye kadar gayet dikkatli yanaşmalı ve ondan sonra çabuk koşarak yarmaya çalışmalıdır. İlk üç kişi beraber hücum ederek biri yakalanırsa diğeri kamp yerine gidebilmelidir.

                               Bayrak Zaptetmek

Oyun Müddeti: Oyuna katılacak izcilerin sayısına göre yaklaşık 2-3  saattir.

                Sınırları belli olan ormanlık bir araziye biri beyaz biri kırmızı iki, bayrak dikilmiştir. İzciler iki gruba ayrılır. (Sol kolları üzerine beyaz ve kırmızı yün ipliği bağlanarak birbirlerinden ayrılırlar.)  Bunların ödevi oyun sahasının muhtelif taraflarında ormanlık içine girerek bayrağı aramaktır. Her grup kendi bayrağını bulmak ve düşmanın hücumlarından korumak mecburiyetindedir. Diğer grubun bayrağını bulmak on sayı kazandırır. Eğer hasım bayrağı oyun sonuna kadar müdafaa edilirse 20 puan kazanılır.

Oyunun Neticelenmesi: Hayat şeridi mücadelesi ile olur. (Kolundaki yün ipliği kopan izci yakalanmış sayılır.)

Dikkat Edilecek Noktalar: Her iki grup küçük kısımlara ayrılır. Bunlardan bir kısmı oyun sahasına bayrağı aramaya giderler. Eğer bir grup tarafından her bir grup tarafından her iki bayrak da bulunursa görülmeyecek bir yere gizlenir ve burada müdafaa ederler.

Baskın

                               Oyun Müddeti: 1/2-1 saattir.

                İzcilerin yarısı A noktasından B noktasına yürürler. Diğer yarısı yürüyen izcilere baskın ödevi almışlardır. Yol ormandan ve görünmeyen bir araziden geçer. Netice hayat şeridi mücadelesi ile belli olur.

Dikkat Edilecek Noktalar: Yürüyüş yapan izciler ileri sürülmüş gözcülerle emniyeti temin ederler. Ve karşı tarafın bütün hilelerini meydana çıkarırlar. Bu suretle pusuya düşmezler. Arka taraflardan giderek diğer gruba baskın yaparlar.

Karşıda Ay Var

                En az altı kişi yan yana dizilir. Birinci olan oyunu yönetir. Sorar “Karşıda ay var” der . İkinci kişi  “Hani nerede” der ve birincinin yaptığı hareketi yapar. Oyun aynı şekilde altı kişinin hareketleri yapması ile devam eder.. Sonunda hepsi tek ayak üstünde kalır ve birinci hepsini birden itekleyerek düşürür.

Şişe Oyunu

Ortaya aralıklı dört veya beş şişe konur ve bir kişinin gözleri bağlanır ve şişelerin üzerinden atlaması  söylenir.  Bu esnada şişeler kaldırılır ve atlayan kişiye dikkat diye komut verilir.

İp Oyunu

Öğrencilerin bellerine ip bağlanır, iplerin uçlarına da kalem bağlanır. Şişelerin içine kalemleri geçirmeleri söylenir.

Sırta Su Koyma

İçi su dolu bir bardak, bir kişi eğrilttirilerek  sırtına konur.  Su bardağını alması istenir.

Rüya Oyunu

Dört beş izci ortaya çıkar. Tek sıra olurlar. Baştaki izci:

-Bir rüya gördüm, biliyor musun, der.

Yanındaki izci:

-Bilmiyorum, der.

Birinci izci:

-Sorsana, der.

Yanındaki izci:

-Ne gördün? der.

Baştaki izci:

-Ayı gördüm, der.

Yanındaki izci:

-Ne yapıyordu? der.

Baştaki izci:

-Böyle yapıyordu, der.  Ve sağ ayağını kaldırır.

Aynı şekilde ikinci izci ile  üçüncü izci arasında aynı konuşmalar geçer ve ikinci izci de sağ ayağını kaldırır. Oyun tekrar baştaki izciye kadar devam eder Yine baştaki izci ile ikinci izci arasında aynı konuşmalar geçer ve baştaki izci yanındaki izcileri iteleyerek düşürür.

Meyve İsimleri    

Dört beş izci tek sıra olurlar ve birbirlerinin kollarına girerler. Lider her izcinin kulağına bir meyve ismi ya da isimler söyler. İsmini söylediğim oturmaya çalışacak der. Diğerleri de oturtmamak için direnecekleri söylenir. Tek tek kulaklarına meyve isimleri  söylenir. Lider bağırarak birinin ismini söyler. İsmi söylenen kişi oturmaya çalışır,

diğerleri oturtmak istemezler. Oyun yeniden başlar ve yeniden başka isimler verilir ve aynı şekilde ismi söylenen kişi oturmak ister, diğerleri oturtmaz. Oyun yeniden başlar. Bu kez bütün izcilerin kulağına aynı isimler söylenir. İsmi söylenen izci oturur.

Ayakkabı Bulma Oyunu (Gece oynanması yararlıdır)

İzciler derin kolda iki üç sıra olurlar. Lider tarafından bütün izcilerin ayakkabılarını çıkarıp sağ yanlarına koymaları istenir. Lider izcilerin sola dönüp on adım öne çıkmalarını ister. Bu arada bir başka lider ya da görevlendiren izci ayakkabıları birbirine karıştırıp ayakkabılarının bulunup giyilmesi istenir. Birinci gelen alkışlanır.

DOĞADA YAŞAMAK

Şehir hayatının bizlere sağladığı türlü kolaylıklar ormanda bulunmayacaktır. Yine de kamp hayatının kendine özgü kurallarına uyan izciler doğa ile uyum içinde olurlar ve kampta kendilerini evlerinde hissederler.

Kamp hayatı kurallarını öğrenemeyenler için, kamp bir süre için tahammül edecekleri bir eziyet haline gelir. Doğada yaşamanın gereklerini öğrenmek ve uygulamak sizin için çok faydalıdır.

Kamp için yapacağınız iyi bir hazırlık kadar kamp yerini doğru seçmeniz de önemlidir. Öncelikle kamp yaptığınız yer içme suyuna yakın olmalıdır. Eğer yanınızda su depolayabileceğiniz bir bidon vs. var ise, suyun biraz daha uzağında konaklayabilirsiniz. Ayrıca, suya gece ve gündüz ulaşabilmelisiniz. Öte yandan, su kaynağına çok yakın olmak da iyi değildir. Özellikle akarsular, karanlıkta izciler için çok gerekli olan duyma yetisini azaltacaktır. Su çevresinde toplanan haşarat ve gece su içmeye gelebilecek orman sakinleri de (eğer civardaki tek su kaynağı ise) kampı suya çok yakın kurmamak için bazı sebeplerdir. İçme suyu daima, çamaşır ve bulaşık için su alınan yerin üstünden alınmalıdır. Kirli sular kesinlikle akarsuya değil, kenarından biraz ileride toprağa dökülmelidir.

Kamp için çok rüzgar veya güneş alan bir yer seçilmemelidir. Dere yatağında olmamalı ve mümkün olduğu kadar düz bir zemini olmalıdır. Mezarlık yanları ve hayvan sürülerinin geçtiği yerler de uygun değildir. Civardan odun toplanabilmesi de önemlidir. Kamp yeri, civardaki yerleşim bölgelerine çok yakın olmamalı, ancak gerektiğinde yardım alınabilecek bir mesafede bulunmalıdır.

Kamp yerinde çadırlar daire, hilal veya U şeklinde ve kapıları ortaya bakacak şekilde kurulur. Kamp ateşi de bu merkezde yakılır. Ateşten sıçrayacak kıvılcımların çadırları yakmaması için gerekli mesafe bırakılmalıdır. Ateş yakılırken de emniyet kurallarına tamamen uyulmalıdır. Çadır kurulmadan önce, zemin taş ve dallardan temizlenmeli, eğer kar varsa çiğnenmelidir. Mümkünse yere bir naylon serilip üzerine birkaç kat gazete kağıdı konulduktan sonra çadır bunun üzerine kurulmalıdır. Çadır kurulan yerde az da olsa bir eğim olacaktır,

dolayısıyla yağmur sularının çadırın üzerinden akmaması için çadırın çevresine yeterince derin bir yağmur oluğu açılmalıdır. Rüzgarlı havalarda,

çadırlarınızın dış ve iç katları arasındaki boşluğa dolacak olan soğuk hava sizi geceleyin üşütebilir. Bunu önlemek için çadırınızın çevresine taş veya kardan bir set örebilirsiniz.

Kamp için getirilen yiyecekler toplu halde bir iaşe çadırında saklanmalıdır. Eğer fazla çadır yoksa naylon torbalardan bir tane yapılmalı ancak iaşe asla açıkta bırakılmamalıdır.

Ayrıca toplanan odunlar kesildikten sonra boylarına göre istiflenmelidir. Odunluk olarak ayrılan bölgenin etrafı da bir iple çevrilmelidir. Odunların üstü ıslanmış ise ateşin yakınına dizilerek kurumaları sağlanır.

Eğer bir ağaç dalında en ufak bir hayat belirtisi var ise, o dal kesilmemelidir. Tüm yapraklar solmuş olsa bile dalın kırılgan olup olmadığı yoklanmalıdır. Yaş bir dalı yakmaya çalışmak tecrübesizliğin işaretidir.

Yukarıda anlatılan hazırlıklar hava kararmadan önce bitirilmelidir. Gece, karanlıkta ve soğukta iş yapmaktansa gündüzden hazırlıkları tamamlamak elbette daha iyidir. Ancak izciler geceleyin de ormandan zevk almasını bilirler. Akşam yemeği yenildikten sonra kamp ateşi çevresinde geçirilen güzel anlar “kesin sessizlik” saatinin gelmesi ile sona erer. Bu saatten sonra nöbetçiler dışında herkes çadırlarına çekilir ve kampta sadece ateşin çıtırtıları duyulur. Kamp ateşi de nöbet ateşi haline getirilir. Nöbetçilerin başlıca görevi kulaklarını dört açmak ve kamp çevresini ara sıra kolaçan etmektir. Özellikle iaşe çadırı civarına dikkat edilmelidir. Ayrıca nöbet sırası gelen izcileri sessizce uyandırmak ve ısınmaları için çay hazırlamak da nöbetçilerin görevlerindendir.

Kampta olaylar her zaman istediğimiz gibi gelişmeyebilir. Bu gibi durumlardan biri de kaybolmaktır.

Ormanda tüm ağaçlar ve coğrafi şekiller birbirine benzediği için gece veya gündüz kaybolmak çok zor değildir. Ancak geçtiğiniz yerlerdeki belirgin işaretlere dikkat ederek ve arkadaşlarınızdan fazla ayrılmayarak kaybolmayı önleyebilirsiniz. Eğer kaybolursanız öncelikle soğukkanlı davranmalısınız. Arkadaşlarınızın sizi aradığını düşünüyorsanız bulunduğunuz yerden fazla uzaklaşmamalısınız. Bu arada, yerinizi belli etmek için düdük çalabilirsiniz. Eğer kampın yeri hakkında bir tahmin yapabiliyorsanız geri dönmeyi deneyebilirsiniz. Böyle bir durumda saatinizi kontrol ederek, kamptan kaybolduğunuz yere gelene kadar geçen süre kadar (yaklaşık olarak) yürümelisiniz. Bu sırada sizi arayan arkadaşlarınız için, gittiğiniz yönü gösteren işaretler bırakabilirsiniz. Civardaki tepelere veya uygun ağaçlara çıkarak yerinizi tahmin edebilirsiniz.

Eğer kampı bulmaktan veya bulunmaktan umudu keserseniz veya gece olmuş ve hava soğumaya başlamışsa artık kendinize sığınacak bir yer hazırlamalısınız. Öncelikle uygun bir yer belirleyip yanınızdan hiç ayırmadığınız kibritinizle bir ateş yakmalısınız. Ateş sizi ısıtacak, gece yerinizi belli edecek ve size güven verecektir. Eğer reflektör ateşi hazırlayabilirseniz sizi daha çok ısıtacaktır. Çıplak toprağa oturmamalı, kendinize ot ve dallardan bir döşek hazırlamalısınız. Rüzgara karşı dal ve taşlardan bir çit hatta bir barınak da hazırlayabilirsiniz. Elbette ki bunları yapmayı daha önceden denemiş olmak size kolaylık sağlayacaktır. Gündüz olduğunda bir tepeye çıkarak civardaki yerleşim birimlerini arayabilirsiniz. Bir akarsuyu da suyun aktığı yönde takip ederseniz büyük ihtimalle bir yerleşim yerine varabilirsiniz.

YABAN YAŞAMI TANIMA
                Obanla Doğa yürüyüşüne çıktığında temiz hava alır toprağın kokusunu duyarsın. Önünde bütün gün  sürecek bir macera uzanır. Zamanını nasıl geçireceksin? Zamanını iyi bir şekilde geçirebilmen duyu organlarını iyi kullanabilmene ve iyi bir gözlemci olmana bağlıdır. Bazı insanlar yaşamın tadına pek varamazlar. Bu insanların gözleri varır ama çevrelerinde olanları fark edemezler. Kulakları vardır, ama işittikleri bir kulağından girer, diğerinden çıkar. Herkesin sahip olduğu sayıda beyin hücresine sahiptirler ama kafalarının içi boştur. Çünkü hiç bir şeye karşı merak duymazlar, hiç bir konuya konsantre olamazlar, öğrendiklerini beyinlerinin bir kenarında depolayamazlar. Ama sen böyle değilsin, senin gözlerin keskin, zihnin cevaplanmasının istediğin pek çok soru ile dolu. İçinde yaşadığın dünya ile ilgili her şeyi bilmek istiyorsun.
                Bir oba Doğa yürüyüşünde oynayacağın doğa oyunları sana yaban yaşamı tanıman konusunda yardımcı olacaktır.

OYUNLAR
Obabaşın 20 şeyin ismini okur. Bunların her birinin belli bir puanı vardır.
Örneğin;
Sincap :
15 puan
Hindiba : 5 puan
Ağustos böceği : 10 puan vb.

Hemen etrafa dağılırsınız. Okunan isimlerden birini bulur bulmaz koşar, obabaşına rapor verip puanının alır, bir diğerini aramaya başlarsın. Verilen sürenin sonunda en çok puanı alan birinci olur.
                Doğa Avı: Her izci obabaşından bazı isimleri içeren bir liste alır. Örneğin; 5 cm. kuştüyü, yılan derisi, at karıncası vb.
                Bir saat içinde listendekilerin mümkün olduğunca çoğunu bulman gerekir. Bir saatte en çok şeyi bulan izci kazanır.
                Oyunları oynarken bitki ve hayvanlara hiçbir şekilde zarar vermemen gerektiğini unutma.

İZLER, İŞARETLER
                Yaban yaşamı tanımaya çalışmak yalnıza bir hayvanı görmekle olmaz, bazen görmeden de arkasında bıraktığı izlerden, işaretlerden o hayvanı tanıyabilmelisin. Kırsal alanda bu izlere rastlayabilirsin. Bu izler, bu işaretler bir sincap tarafından kırılmış bir fındık, bir ağacın tepesindeki bir yuva, bir yılan tarafından deri değişiminde bırakılmış bir yılan gömleği, bir kuş tüyü, bir koza, bir böcek kabuğu vb. olabilir.

 

İNCELE VE DAHA SONRA HATIRLA
                Çıktığın açık hava etkinliklerinde, kendini inceleme ve hatırlama konusunda eğit. İçinde bulunduğun çevreyi dikkatlice inceleme alışkanlığını edin. Gözlerini çevrende dolaştır. Daha sonra hatırlayabilmek için en ince ayrıntısına adar çevreni incele. Obanla oynayacağın oyanlarla özellikle Kim Oyunları ile inceleme ve daha sonra hatırlama becerini geliştir. İşte bir örnek;
                Obabaşın 20 hayvanı işaretini, izini ya da kalıntısını bir yere koyar ve üzerini bir örtü ile kapatır. Örtüyü açar, ir dakika için izleri incelersin. Obabaşın tekrar üzerlerini örter. Gördüklerini hatırlayabildikçe bir kağıda yazarsın. En çok hatırlayan kazanır. Kim oyununu çeşitli resimlerle ve nesnelerle de deneyebilirsin.

KİM OYUNU NEDİR?
                İzciliğin kurucusu B.P. (Baden Powell) bu oyunu Rudyard Kipling tarafından yazılan “Kim” adlı  hikayeden esinlendi. Hikayenin kahramanı “Kim Ball” casusları yakalamak üzere eğitilen öksüz bir çocuktur. Eğiticisi Lurgan, Kim’in eğitimine, Kim’e bir tepsi dolusu çeşitli değerli taşlar göstermekle başlar. Kim taşlara bir dakika baktıktan sonra, üzerlerini bir örtü ile örter ve Kim’den tepside ne tür taşların bulunduğunu saymasını ister. Başlangıçta Kim ancak birkaçını hatırlayabilir. Bir süre sonra ise kendine gösterilen taşların hepsini hemen hatırlayabilecek bir duruma gelir.

STALKING
                YABAN YAŞAMA YAKLAŞMA
                Stalking yani görünmeden yaklaşma hem çok zevkli bir macera hem de çok iyi bir spordur. Sessizce yaklaşabilmek için pek çok kasını çalıştırmak ve vücudunu çeşitli pozisyonlarda tutmak zorunda kalırsın. Bu durum güç sarf etmene neden olur.
                Stalking’de dikkat edilmesi gereken noktalar:
                Bazı hayvanların keskin gözleri vardır. Bazıları ise ancak yakını görebilirler. İkinci türden olan hayvanlar ayrıntıları değil hareketleri fark ederler. Hayvanların çoğu korunmak için koklama ve işitme duyularından yararlanır.
                Rüzgara Karşı İlerle:
Hayvan kokunu alır ya da seni işitirse ona güle güle diyebilirsin. Bu yüzden rüzgarı karşına alarak ilerle. Rüzgarın arkandan geldiğini hissedersen hemen yarım daire çiz ve yönünü değiştir. Sakin bir günde rüzgarın yönünü parmağını havaya kaldırarak bulabilirsin. Rüzgar ne taraftan geliyorsa parmağın o tarafa serinlik hisseder. Yavaş ve dikkatli hareket etmelisin. Hızlı hareket hemen fark edilir. Yavaş ve sessiz davran. Ayağını bastığın yere dikkat et. Dalları çatırdatma. Rüzgarın yaprakları hışırdattığı anlarda sessizce ilerle.
                Vücudunu Kontrol Et:
Hayvan seni fark ederse hemen olduğun yerde hiç kıpırdamadan dur. Tam anlamı ile hareketsiz kalırsan sana baksa bile seni fark etmeyebilir.
                Çevrene uyum sağlayıp göze batmamaya çalış: Seni saklayabilecek şeyleri iyi kullan. Ağaçların, çalıların, kayaların, ot yığınlarının vb.nin arkasına saklan. Ağacın yanından kafanı çıkarma, ağacın gövdesinin dibine çök. Kayanın tepesinden bakma, yere yaklaşarak kayanın kenarından bak.
                Doğru vücut pozisyonunu kullan:
Vücudunun duruş şekli hayvana ne kadar yakın olduğuna ve saklandığın yere bağlıdır. Gözlediğin hayvandan uzakta ağaçlar, yüksek çalılar arasında isen dik pozisyonda durabilirsin. Alçak çalılar arasında ise eğilip dizlerinin ve yere dayandığın ellerinin yardımı ile ilerlemen gerekir. Hayvana yaklaştıkça yere tamamen yatmalı ve sessizce sürünmelisin. Öğrendiğin trailing, tracking ve stalking becerilerini oyunlar oynayarak geliştirebilirsin.
                Bir Doğa yürüyüşünde herhangi bir hayvanın oradan geçtiğini gösteren bir işarete rastlayabilirsin. Ama bu hayvana onun nasıl yaşadığını görecek kadar yaklaşmaya ne dersin? Elbette ki bunu yapabilmek çok hoşuna giderdi. Bir hayvana bu şekilde yaklaşabilmek için açık havada nasıl davranılacağını çok iyi bilmen, hayvanların ayakları ile çiğneyerek açtıkları yolları, bıraktıkları işaretleri, izleri izleyebilmen ve onlara sessizce yaklaşabilme becerini geliştirmen gerekir
                Trailing: Bir hayvanın yuvası ile beslenme alanı arasında gidip gelirken açtığı yolu ve ayrıca bir başka açık hava insanı tarafından gittiği yeri göstermek üzere bırakılan izleri takip edilme yeteneğidir.
                Tracking: Bir hayvanın ormanda ya da kırda dolaşırken bıraktığı izleri görebilmek ve gizlenme yerini belirleyebilmek için keskin bir gözlem gerekir. Bu gözlem işine Tracking denir.
                Stalking: “Stalking” görünmeden yaklaşabilmektir. Eğer bu beceriye sahipsen gözlemek istediğin hayvana görünmeden ve onu korkutmadan yaklaşabilirsin.
                TRAlLlNG
                Kampta ya da Doğa yürüyüşünde obanın bir bölümünün belli bir alanı incelemek ya da bir kamp yeri bulmak için önceden gönderildiği durumlar olabilir. İşte bu durumda iz işaretlerini nasıl bırakacağını ya da nasıl izleyebileceğini bilmen gerekir.
                İzci İz İşaretleri:
Bu işaretler topraklı bir çubukla çizilerek ya da küçük taşlarla veya kurul dal parçaları ile bırakılır. Küçük bir ok gideceğin yönü gösterir. x işareti yolların çakıştığı yerlerde kullanılır ve bu yolu kullanmadık anlamına gelir. İçinde bir rakam olan ve yanından bir ok çıkan bir kare “Bu yönde bir mesaj bıraktım” anlamındadır. Karenin içindeki rakam ise mesajın kaç adım ilerde olduğunu belirtir. Ortasında bir nokta daire ise “Buraya kadar. Eve dönüyorum” anlamındadır.

TRACKING
                Kış mevsimi karlı geçen bir bölgede yaşıyorsan kışın kent dışına çıktığında etrafında pek çok iz  bulacaksın. Bu izleri kolayca takip edebilirsin. Yılın diğer mevsimlerinde ya da kar yağmayan bölgelerde ise göl ve nehir kenarlarında izlere rastlayabilirsin.
                İz takip etme işinde başarılı olabilmek için bazı kuralları bilmen gerekir.
               

Tek bir izi incele: İz takibine başlamadan önce tek bir izin detaylarını zihnine iyice yerleştir. İzi ölç. İstersen bir resmini çiz. Başka izlerle karışsa bile aynı izi takip ettiğinden emin ol.
                Güneşe karşı iz takip et:
Mümkünse takip işini güneşe karşı yap. Bu durumdaki izler daha belirgin ve ayrıntılı görünecektir. İzi bir bütün olarak gör. İz takip ederken yukarıya ve ileriye bak. İzler, otlar üzerinde başka, sert arazide başka türlü kendini gösterir. Ezilmiş otlar ışığı farklı yansıtır. Sert arazide ise iz, yerini değiştirmiş taşlar, kırılmış dallar, ters dönmüş yapraklarla kendini gösterir. Kendini izlediğin hayvanın yerine koy. İzleri kaybedecek olursan “Ben onun yerinde olsaydım buradan nereye giderdim” diye düşün ve buna göre hareket et.
Son izi belirle: Ölü bir noktaya gelmişsen bulduğun son izin yanına bir çubuk sapla ve tekrar bir iz buluncaya kadar daireleri gittikçe genişleterek çubuğun etrafında dolaş. İlerlerken belli nirengi noktalarına dikkat et. İz takip ederken kaybolma, çevrene karşı uyanık ol. Seni başlangıç noktasına geri götürecek nirengi noktalarını unutma.   Aman dikkat! Şu son izler çok taze görünüyor. İzlediğin hayvan çok yakında olabilir etrafına bak ve dinle. İşte orada! Şimdi sessizce ona yaklaş.
                Hayvanları gördüğün zaman nasıl yürüdüklerine, nasıl koştuklarına, dikkat edersen daha sonra iz takip ederken bulduğun izlerden takip ettiğin hayvanın yürüdüğü ya da koştuğu konusunda bir fikir sahibi olabilirsin.

İZİN KALIBINI ALMA
                İzin çevresindeki ve üzerindeki fazlalıkları dikkatle temizle. Bir karton şeridi izin etrafına çevir. Uçlarını  yapıştır. Biraz su ve alçıyı karıştır. Biraz su ve alçıyı karıştır. İzin üzerine çok az zeytinyağı dök. Hazırladığın karışımı boşalt. Alçı kuruduktan sonra kalıbı yavaşça çıkar, üzerindeki tozlar! temizle.

KIZILDERİLİ İZ İŞARETLERİ
                İz takip ederken gözlerini iyi kullan. Gördüğünün hayalinin bir oyunu değil, gerçekten bir iz işareti olduğundan emin ol. Eğer bir işareti kaçırdığını düşünüyorsan, sildiğin ya da bozduğun son işaretin yanına git ve yeniden aramaya başla. Bulduğun bir işareti o noktadan ayrılmadan önce silmeli ya da bozmalısın. Bunu yazmazsan Doğa yürüyüşüne çıkan diğer obaları şaşırtabilir, hatta aynı yerdeki gelecek Doğa yürüyüşünde şaşıran sen olabilirsin.

TRAlLlNG İLE İLGİLİ OYUNLAR
                Av ve Avcılar: Bir izci av olur, diğerlerinden 1O k. önce yola çıkar. Av 1.5 km. uzaklıktaki hedefine  doğru ilerlerken arkasında iz işaretleri bırakır. Diğerleri, hedefine varmadan önce avı izleyip bulmaya çalışır.
                Hayvan Avlama: Bir izci yanındaki evcil hayvanı ile birlikte diğerlerinden beş dakika önce yola çıkar. Obanın diğer üyeleri onu izlemeli ve hedefine varmadan önce bulmalıdır.

STALKING OYUNLARI
                Bu oyunları oynamak için geniş bir alan gerekmez Doğa yürüyüşüne çıktığınızda öğlen yemeği molasında  ya da bir bahçede oynanabilirler.
                Uyuyan Korsan: Gözü bağlı bir korsan bir kütüğün üzerinde oturmaktadır. Ayağının dibinde bir hazine sandığı vardır. (Boş bir kibrit kutusu) Diğerleri onun çevresinde aşağı yukarı 30 m. uzağındadır. Yapılacak şey sessizce korsana yaklaşarak hazine sandığını almak ve yine sessizce yerine dönmektir. Korsan yaklaşanı işitirse ellerini çırpar ve sesi işittiği yeri gösterir. İşittiği sen isen oyundan çıkarsın, hazine sandığını alıp, sessizce yerine dönebilen kişi korsan olur ve bir önceki korsanla yerini değiştirir.
                Geyiğe Sessizce Yaklaşma: “Geyik” ormanda ayakta durur. Diğerleri ondan 60 m. uzağa ve farklı yönlere yürürler. Yere atarlar. Bir düdük işareti ile saklanabilecekleri şeylerin arkasında saklana saklana ve sessizce geyiğe yaklaşmaya çalışırlar. Geyik içlerinden birini görürse ona seslenir ve gördüğünü söyler. Görünen izci oyundan çıkar. Görünmeden geyiğe en fazla yaklaşan izci bir sonraki oyunun geyiği olur. Bu oyunlar hayal gücü kullanılarak genişletilebilir ve yine hayal gücü ile yeni oyunlar bulunabilir.

STALKING OYUNLARI
                Bu oyunları oynamak için geniş bir alan gerekmez Doğa yürüyüşüne çıktığınızda öğlen yemeği molasında  ya da bir bahçede oynanabilirler.
                Uyuyan Korsan: Gözü bağlı bir korsan bir kütüğün üzerinde oturmaktadır. Ayağının dibinde bir hazine sandığı vardır. (Boş bir kibrit kutusu) Diğerleri onun çevresinde aşağı yukarı 30 m. uzağındadır. Yapılacak şey sessizce korsana yaklaşarak hazine sandığını almak ve yine sessizce yerine dönmektir. Korsan yaklaşanı işitirse ellerini çırpar ve sesi işittiği yeri gösterir. İşittiği sen isen oyundan çıkarsın, hazine sandığını alıp, sessizce yerine dönebilen kişi korsan olur ve bir önceki korsanla yerini değiştirir.
                Geyiğe Sessizce Yaklaşma: “Geyik” ormanda ayakta durur. Diğerleri ondan 60 m. uzağa ve farklı yönlere yürürler. Yere atarlar. Bir düdük işareti ile saklanabilecekleri şeylerin arkasında saklana saklana ve sessizce geyiğe yaklaşmaya çalışırlar. Geyik içlerinden birini görürse ona seslenir ve gördüğünü söyler. Görünen izci oyundan çıkar. Görünmeden geyiğe en fazla yaklaşan izci bir sonraki oyunun geyiği olur. Bu oyunlar hayal gücü kullanılarak genişletilebilir ve yine hayal gücü ile yeni oyunlar bulunabilir.

YOLUNU NASIL BULURSUN?
                Obanla çıktığın Doğa yürüyüşlerinin çoğu çevrendeki yakın ve tanıdığın yerlerde çıktığın Doğa yürüyüşleridir. Zaman zaman daha önce hiç gitmediğin yerlere de gitmek istersin. Böyle Doğa yürüyüşlerine çıkarken bir haritaya ve pusulaya ihtiyacın olacak.
                Günümüzde uydulardan aldığı sinyallerle koordinatları belirleyen GPS (Global Positioning System) olarak adlandırılan yön ve yer belirleyici aletler her hava ve yer koşullarında yer bulmamızı sağlar.

 

OYUNLAR
                Çoğu izci oymağı ayda bir açık hava etkinlikleri düzenler. Bu etkinlikler bazen bir Doğa yürüyüşü bazen bir kamp olabilir. Oban zaman zaman tek başına da açık havaya çıkabilir. Açık hava etkinliklerin bazıları izcilik becerilerini geliştirir, bazıları dayanıklılığını, zekanı ölçer, artırır. Bazı etkinlikler ise senin bedence sağlam, fikirce uyanık iyi bir izci olmanı sağlayacak oyunlardan oluşur. Şimdi tipik oymak ve oba Doğa yürüyüşü oyunlarından ve macera Doğa yürüyüşlerinden bazılarına bir göz atalım:

HAZINE AVI
               
Oymak toplantısında oymak başın “Gelecek haftanın Doğa yürüyüşü Hazine Avı olacak” diye bildirir. Gelecek hafta sonunu sabırsızlıkla beklersin. Beklenen gün gelince obabaşın mühürlü bir zarf alır. Zarfın üzerinde x ile işaretlenmiş bir yeri gösteren bir kroki vardır ve şu cümle yazılıdır. “x”e görürsün: “Bulunduğun yerden görebildiğin en yüksek meşe ağacına git. Ağacın en büyük dalının gösterdiği yönde 90 m. ilerle”. İlerler ve yerinden oynatılmış bir taş bulursun. Taşın altında bir ipucu daha “Olağan dışı meyveleri olan ağaca doğru 235 m.” sözü edilen ağaç aslında dallarına çam kozalakları bağlanmış bir hindibağ otudur. Hemen dibinde teknik iz işaretleri vardır. Bu izler seni bir ağaca götürür. Oda ne? Burada hiç bir ipucu yok. Biriniz başını yukarıya kaldırır. Tepedeki dalda bir mesaj asılı “157′ye bak. 157′ye bakılır, biri bağırır” şuradaki ağaçta kırmızı bir fular var. Hep birlikte o tarafa doğru koşulur. Fulara bir mesaj iğnelenmiştir. “150 m, 90 derece” Haydi ileriye! Buradaki son mesajdır. “Kuru kestane ağacının altını kaz”. Ağacı bulur hep birlikte kazmaya koyulur ve sonunda hazineyi bulursunuz. Bulduğunuz hazine altın ya da kıymetli taşlar değildir. Ama en azından şanslı hazine avcılarının afiyetle yiyeceği bir torba fıstıktır. 

KAYIP ÇOCUK
               
Tüm oymağa alarm verilir. Oban hemen hareket noktasına koşar. Oban hemen hareket noktasına koşar, Oymağın bütün obaları toplandığında oymak başın açıklar. “Bir çocuk kaybolmuş aramalar sürdürülüyor, şu anda bir tek orman aranmamış durumda. Bu ormanın krokisi her obaya verilecek. Yardımınız isteniyor. Yardıma hazır mısınız?” Elbette hazırsınız! Obabaşın sizden beklenileni anlatıyor. Yola çıkıyorsunuz. Bir süre çocuğu aradıktan sonra bulsanız da bulmasanız da önceden tespit edilen bir zaman ve yerde diğer arkadaşlarınızla buluşuyorsunuz. Bu oyunda yastıktan yapılmış bir yapma bebek olan kaçırılan çocuk belki de bir gün aranması gereken gerçek bir çocuk olabilir.

ORYANTIRING
Harita ve pusulayı kullanmayı öğrendiğin zaman oryantiring heyecanını yaşayabilirsin

KESTIRME DOĞA YÜRÜYÜŞÜ
                İlk oryantiring denemen tüm obanın katılacağı kestirme bir Doğa yürüyüşü olabilir. Topografik haritanı al. Bir başlangıç noktası ve başlangıç noktasından aşağı yukarı 5 km. uzakta bir varış noktası tespit et. Başlangıç noktasından varış noktasına bir çizgi çek ve pusulanı ayarla. Çizgi ile belirlediğin yolu izle, önüne çıkan güçlükleri yenerek ilerle. Obadaki her izci sırayla diğerlerine öncülük etsin.

ORYANTIRING YARIŞMASI
                Harita ve pusula konusunu iyice öğrendikten sonra bir başka obayı oryantiring yarışına davet et. Üzerinde beş veya altı kontrol noktası olan bir yol belirlemek için çevreyi iyi tanıyan ve oryantiring de iyi olan birine baş vur. Obanı takımlara ayır. Her takımın bir oryantiring pusulası ve üzerinde kontrol noktaları işaretlenmiş bir haritası olmalı. Takımlar 5 dk. ara ile yola çıkmalı. Sen ve arkadaşın pusulayı ilk kontrol noktasına ayarlayıp, yola koyuluyorsunuz. Kontrol noktasına vardığınızda, pusulayı ikinci kontrol noktasına ayarlıyorsunuz. Tüm yolu kat edinceye kadar bu şekilde devam ediyorsunuz. Acaba hangi takım tüm kontrol noktalarını en kısa zamanda geçti. Bu sefer kazanan takımda olmayabilirsin ama bir gün senin takımın da kazanacak.

Çocuk Oyunları Perşembe, Haz 10 2010 

Minik Serçe
Avcının biri kuş avlamak için bir tuzak kurdu. Tuzağa küçük bir kuş yakalandı. Avcı, minik kuşu eline alınca şaşırdı.

Çünkü minik kuş konuşuyordu.

Minik kuş:

- Ey insan oğlu sen birçok koyunlar, sığırlar, develer yedin. Onların etleriyle bile doymadın benim etimle mi doyacaksın? Ben senin dişinin kavuğunu bile dolduramam.

Şayet beni bırakacak olursan sana üç öğüt vereceğim. Bunlar sana daha yararlı olabilir. Bu öğütlerden birini elinde ikincisini şu damın üzerinde üçüncüsünü şu dalın üzerinde söyleyeceğim. Bu öğütlerimi tutarsanız ömür boyu mutlu olursun, dedi.

Avcı bu teklifi beğendi. Zaten eti olmayan bu küçük kuşla nasıl doyacaktı ki? Kuşun öğüdü belki işe yarayabilirdi. Avcı:

- Peki, Söyle bakalım, dedi.

Minik kuş:

- Elindeyken vereceğim öğüt şudur: Olmayacak bir şeye sakın inanma.

Kuş, Bu birinci öğüdünden sonra avcının elinden karşıdaki damın üzerine kondu.

- İkinci öğüdüm: Elinden kaçırdığın fırsatlara hiçbir zaman üzülme.

Kuş, şöyle devam etmiş: Akılsız insanoğlu, eğer beni kesmiş olsaydın kursağımda iki yüz elli gram ağırlığında bir inci bulacaktın. O inci seni de, çocuklarını da zengin ederdi. O inci senindi ama kısmetin değilmiş. Öyle bir inci kaçırdın ki dünyada eşi benzeri yoktu, dedi.

Avcı, bunu duyunca:”Eyvah! Ben kendi elimle kendime yazık etti. Elimdeki talih kuşunu kaçırdım. Ah benim akılsız kafam” diye üzülmeye saçını başını yolmaya başladı.

Kuş avcının bu halini görünce:

- Be aptal adam! Biraz önce ben sana ne öğüt verdim mi? Şu haline bak. İnci elinden gittiyse ne üzülüyorsun? Ben sana “Elinden kaçırdığın fırsata hiçbir zaman üzülme” demedim mi? Sözümü anlamadın mı?

Sonra sana “olmayacak bir söze sakın inanma” diye ilk öğüdümü verdim. İkinciyi duyunca aklın başından gitti. Benim iki yüz elli gram gelmeyeceğimi bildiğin halde nasıl içimde iki yüz elli gram inci bulunabilir? dedi.

Avcı, kuşun uyarısını dinleyince, aklı başına geldi.

- Haydi güzel kuş! Şu üçüncü öğüdünü de söyle, öyle git, dedi.

Minik kuş dalın üzerine kondu ve alaycı bir şekilde:

- Hayret doğrusu! İlk iki öğüdümü çok iyi tuttuğunda üçüncüsünü mü tutacaksın? dedi .ve göğün maviliklerine doğru uçtu.

Misafir
Fakir bir adam çok zengin misafirlerin olduğu bir aksam yemeğine davet olunmuştu.Fakir adam zengin adamların karşısında büyük onun karşısında küçük balık olduğunu görünce çok kötü olur.Balıklardan birini götürüp onunla konuşmaya baslar.Diğer misafirler ona gülmeye başlar.Ev sahibi bunun sebebini sordukça o der. -Babam balıkçıydı.Bir gün denizde boğuldu.Bu küçük balıktan onu görüp görmediğini sordum.O,bana dedi ki, bilmem diğer büyük balıklardan sor.Ev sahibi çok pişman olur. Onun da karşısına büyük balık koyar.

Orman Perisinin Gülleri
Yemyeşil ağaçlarla kaplı ormanın birinde genç bir peri yaşarmış. Bu peri çiçeklerden en çok gülleri severmiş. Evinin bahçesinde renk renk güller yetiştirirmiş. Bu güller o kadar taze ve güzellermiş ki gören herkes perinin güllerine hayran kalırmış. Peri de güllerini çok sever, her sabah onları hem sular hem de onlarla konuşurmuş. Genç peri gülleriyle çok mutluymuş, ama onu üzen bir durum varmış. Peri güllerini çok sevdiği için onların solmalarına dayanamazmış. Güllerin bir süre sonra solması çok doğalmış, fakat genç peri güllerinin solmasına çok üzülüyor, güllerinin hep ilk günkü gibi taze ve diri kalmalarını istiyormuş. Kendi kendine “güllerim hep böyle güzel kalsa! O zaman hiç mutsuz olmam.” diyormuş. Bir sabah çiçeklerini yine sularken perinin dikkatini sarı renkte bir gül tomurcuğu çekmiş. Bu tomurcuk da diğer gül tomurcukları gibi pek güzelmiş. Fakat rengi diğerlerinden apayrıymış. Çok daha güzel ve değişik bir tondaymış tomurcuğun rengi. Bu yüzden, genç peri sarı tomurcuğa daha özenli bakmaya başlamış. Her sabah ona “küçük sarı tomurcuk büyüyecek, kocaman güzel bir gül olacak” diye güzel sözler söylüyormuş. Tomurcuk da bunu anlıyormuş gibi günden güne daha da güzelleşerek büyümüş. Kocaman bir gül olduğunda ise bahçedeki diğer güllerin arasında tıpkı gökyüzündeki güneş gibi ışıldıyormuş. O kadar güzelmiş ki onu görenler sarı güle bakmaya doyamıyorlarmış. Peri de bunun farkındaymış ve çok mutluymuş. Fakat sarı gülün de bir gün solacağını bildiği için, içten içe bir üzüntü duyuyormuş. Aradan bir gün geçmiş, bir hafta geçmiş, bir ay geçmiş. Bu süre içinde bahçedeki bütün güller solmuş, yerlerini yeni tomurcuklara bırakmışlar: güzel, sarı gül dışında! Bir ay geçmesine rağmen sarı gül solmamış, benzersiz güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Peri ilk başta bu işe çok şaşırmış fakat yine de sevinçliymiş. Çünkü güllerinin en güzeli solmamışmış. İyi yürekli peri, her gün onu evinin penceresinden seyrediyor, onu özenle suluyor, ona güzel sözler söylüyormuş. Gel zaman git zaman; peri, bu işten sıkılmaya başlamış. Sarı gül hiç solmuyormuş, fakat bu periye artık mutluluk vermemeye başlamış. Çünkü peri sarı güle dair hiçbir umut taşımıyormuş içinde. Önceden gülleri solduğu vakit, yeni tomurcukların ne zaman çıkacağını merak ederek onlarla sabırla ilgilenir, umutla güllerinin açılacağı zamanı beklermiş. Fakat şimdi sarı gül hiç solmadığı için böyle düşünceleri kalmamış. Bu da periyi bir zaman sonra mutsuz etmiş. Yetiştirdiği güllerinin solmamasını isteyerek ne kadar yanlış düşündüğünü anlamış. Her şeyi doğal haliyle sevmek en güzeliymiş. Bu yüzden o günden sonra orman perisi, doğadaki her şeyi olduğu gibi kabul etmeye karar vermiş. Orman perisi uzun yıllar, bahçesinde yetiştirdiği güllerle beraber evinde mutlu bir hayat sürmüş.

Dünyanın 7 Harikası
Öğretmen çocuklardan Dünyanın Yedi Harikasını yazmalarını ister.

Gelen cevaplar şöyledir:

1- Artemis Tapınağı,

2- İskenderiye Feneri,

3- Helyos Heykeli-Rodos,

4- Babil’ in Asma Bahçeleri,

5- Mausoleum-Bodrum,

6- Zeus Heykeli-Olimpia,

7- Piramitler-Mısır…

Öğrencilerden birisi kağıdını vermekte tereddüt eder ve öğretmene; “Bence Dünyanın 7 Harikası bunlar değil!” der.

Diğer öğrenciler gülüşür. Öğretmen son derece anlayışlı bir şekilde;

- “Peki, söyle bakalım senin listende neler var?”

Önce duraksar ve sonra okumaya başlar çocuk:

- “Bence Dünyanın 7 Harikası:

1- Görmek,

2- Duymak,

3- Dokunmak,

4- Tatmak,

5- Hissetmek,

6- Gülmek,

7- Ve Sevmek…”

Balon
Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi
takip ederken, şaşkınlığını gizleyemiyordu.
Onu hayrete düşüren şey,
“Bizim eve bile sığmaz” dediği o güzelim balonların
adamı nasıl havaya kaldırmadığı idi.
Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor
ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamın
kendisine baktığını fark ederek ona doğru yaklaştı
ve bütün cesaretini toplayarak:
-Baloncu amca, dedi. Biliyor musun benim hiç balonum olmadı.
Adam çocuğu söyle bir süzdükten sonra:
-Paran var mı? diye sordu. sen onu söyle.
-Bayramda vardı, diye atıldı çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak.
-Öyleyse bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim.
Çocuk sessizce geri döndü. O ana kadar balonlardan
ayırmadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali
kalmamıştı. Bir kaç adım attıktan sonra elinde olmadan
tekrar onlara baktığında, gördüklerine inanamadı.
Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve
yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı.
Çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken,
baloncu ona doğru dönerek:
-Küçük, diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan
birini sana veririm. Yapılan teklif,
yavrucağın aklını başından almıştı.
Koşarak ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını
aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı.
Hedefine adım-adım yaklaşırken duyduğu heyecan,
bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını
hissettirmiyordu. Sincap çevikliğiyle balonlara
ulaştığında bir müddet onları seyretti ve
dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı.
Ancak balonlardan birisi iyice sıkıştığından
diğerlerinden ayrılmış ve ağaçta kalmıştı.
Çocuk onu kurtarmaya kalkışsa,
dikenlerden patlayacağını çok iyi biliyordu.
İster istemez balonu yerinde bırakıp
aşağıya indi ve adam dönerek:
-Birini bana verecektiniz, dedi. Hangisi o?
Adam elini tersiyle burnunu sildikten sonra:
-Seninki ağaçta kaldı evlat, dedi. İstersen çık al.
Çocuk bu sefer ayakta bile duramadı.
Kaldırım kenarına oturup baloncunun
uzaklaşmasını bekledikten sonra,
dallar arasında parlayan balona uzun uzun bakarak:

“Olsun”, diye mırıldandı. “Olsun.” Ağacın üzerinde
kalsa da, bir balonum var ya artık..

Küçük Beyaz Bulut
Küçük beyaz bulut dağların üzerinde gülümsedi. Armut ağacının gölgesinde yatmakta olan Hasan, gözlerini küçük beyaz buluttan ayırmadan kardeşi Esma’ya seslendi:

- “Esma bak, buluta bak buluta.”

Esma, buluta baktığında; onun, küçük, tekerlekli bir bisiklete benzediğini şaşarak izledi.

- “Benim de öyle bir bisikletim olacak.” dedi Hasan.

- “Benim de uzun saçlı, kocaman bir bebeğim olur mu?” diye düşündü Esma. Küçük beyaz bulut, o anda upuzun saçlı kocaman bir bebek oluverdi. Esma’nın minicik beyninde büyüdükçe büyüdü, kalbi hızlı hızlı çarpmaya başladı. Alır mıydı babası?

- “Yağmur yağar, iyi ürün alırsak alacağım demişti…” Ama alır mıydı?

Elindeki çapayı cılız pamuk saplarının dibinde birkaç defa gezdiren Cemal doğruldu, belini tutarak. Yüzünü armut ağacına çevirdiğinde; çocuklarının gökyüzünü izlediklerini gözledi. Küçük beyaz bir buluttu gözledikleri. Bu mevsimde bir pamuk yumağı gibi gökyüzünde belirir, sonra yitip giderlerdi. Ne gölge verirler, ne de yağmur olup bereket sunarlardı. Yarı eğildi, çapayı yavaşça kaldırıp, ümitsizce indirdi susuzluktan çatlamış kuru toprağa. Birkaç güne kalmaz bu pamuklar kuruyup giderlerdi…

Hacer, kovanın ipini saldıkça saldı kuyuya. Yetmedi ip, eğilip uzandı kuyunun taşına, kolunu uzatabildiği kadar uzattı. Güç bela doldurabildi kovayı. Nereye gitmişti bu sular? Akarsular kurumuş, kuyularda su bitmişti…

Hasan, tekrar bulutu göstererek:

- “Esma bak, dedi. Şimdi de kamyon oldu.”.

Hafiften gülümsedi çocuklara küçük beyaz bulut, sonra kendisini belli belirsiz esen rüzgara bıraktı. Dede oldu, koyun oldu, uçurtma, tren, umut oldu, umutsuzluk oldu. Kendisine katılmak isteyen su tanecilerinden özenle uzaklaştı. Büyük kara bulutlara hiç yaklaşmadı.

Kaç zaman geçmişti hatırlayamadı, tekrar rastladığında başı öne eğilmiş, gözleri dolmuştu Hasan’ın. Cemal, tarlanın bir köşesinde acı acı çekiyordu sigarasını. İçinde Hasan’a vurduğu tokadın burukluğu…

Küçük beyaz bulut bisiklet oldu, uzun saçlı kocaman bir bebek oldu, kamyon oldu ama ne Hasan’ın, ne de Esma’nın öne eğilmiş başlarını yukarıya kaldıramadı.

İki damla yaş süzüldü Esma’nın gözlerinden, içinde uzun saçlı kocaman bir bebek olan, iki damla yaş ıslattı toprağı.

Küçük beyaz bulut, birden bire karardı, ağladıkça ağladı… Bereket oldu.

Bobo İle Yogo
Bobo adında bir yavru ayı ile Yogo adında bir porsuk arkadaş olmuşlardı. Onlar bir ormanın kıyısında yaşıyorlardı. Her ikisi de birbirini çok seviyordu.

Bir gün birlikte dolaşırlarken bir top buldular.

Top; plastikten yapılmıştı. Görünüşü çok güzeldi. Dört renkliydi. Sari, kırmızı, mavi ve pembe.

Bobo ile Yogo birlikte oynamayı çok seviyorlardı. Oynadıkları yer çimenlerle, çiçeklerle süslüydü.

Orada yasayan böcekler ve kelebekler Bobo ile Yogo’ya bakıyordu. Biri atıyor, öbürü tutuyordu.

Top tüy kadar hafifti. Dokundukça zıp zıp zıplıyordu.

Bobo ile Yogo oynaya oynaya bir evin yakınına kadar geldiler. Bobo bir vuruş yaptı. Top fırladı, küçük bir gölete düştü. Orada bulunan kuşlar korkmuşlardı. Hemen havalandılar.

Yogo sudan çıkardığı topu, bir kütüğün içine götürdü. Oraya Bobo da girmek istedi. Fakat sadece başını sokabildi. Geriye çıkmak için ise çok uğraştı.

Bobo çok çabaladı, çok yoruldu. Yogo buna çok üzüldü. Çünkü onları orada yasayan kuşlar, kelebekler, sincaplar, böcekler de görmüştü.

Yogo topu Bobo’ya attı. Bobo topa vurayım derken sırt üstü yuvarlandı. Yogo da onun üzerine düştü. Bobo yattığı yerden kafası ile topa vurdu. Top bir kusun, bir kovanın, bir kelebeğin yanına fırladı.

Bu tarafta dik kulaklı yavru bir tavsan vardı.

Onun acıktığı belliydi. Durmadan karnini doyurmaya çalışıyordu. Yogo ile Bobo bu kez de oraya, yavru tavşanın yanına geldiler.

Bobo topa bir kez daha olanca hızıyla vurdu.Top havaya uçtu. Tavşanların yuvasından geçerek süzüle süzüle yüzen ördeklerin yakınına düştü. Ana tavsan ve yavru tavşanlar çok korktu.

Onları görünce Bobo ile Yogo da şaşırdı, neye uğradıklarını bilemediler. Yogo ile Bobo birbirlerine sarıldılar. Yavru tavşanlar da korkularından analarına sokuldular.

Topun suya kaçtığını görünce Bobo ile Yogo o tarafa doğru koştular. Tavşanlar da yuvalarının ağzına geldi. Top çok uzaklaşmış, suda yüzen ördeklerin yanına varmıştı.

Yogo ile Bobo suyun üzerinde ilerlediler. Kayığı aldıkları yere bıraktılar. Oradan ayrılarken balıklar, ördekler ve bir kurbağa da uzun süre peşlerinde yüzerek onları izlediler.

Bobo ile Yogo evlerinden çok uzaklaşmışlar, çok yorulmuşlardı. Daha fazla oynamadılar. Bobo topu aldı. Yogo ile el ele tutuştular. Güle oynaya geriye döndüler.

Onların geldiğini gören bir fare çiçeklerin arasına saklandı.

Akşam yakındı. Hava yavaş yavaş kararıyordu.

Yogo ile Bobo evlerine döndüler.

Ormancı ve Ayı
Ormanda bir ayıyı büyük bir boğa yılanı yakalar ve belinden sararak sıkıştırmaya başlar. Ayı can havliyle kıvranırken, o sırada ormandan geçen bir adam, ayının bu halini görür ve kılıcını çekerek yılanı ikiye böler. Ayı da ölümden kurtulur.

Ayı artık adamın peşini bırakmaz. Kendisine yapılan iyiliğe karşılık, onunla dost olmak ve hizmetinde bulunmak ister. Adam ayının peşini bırakması için ne kadar uğraşsa da, ayı gitmez ve adamın evinin kapısının önünde bekler.

Konu-komşu adama: – “Yahu, ayının dostluğuna güven olmaz. Ahmağın dostluğu düşmanlıktan beterdir, ayıya güvenme, defet gitsin” derlerse de adam;

- “Beni kıskanıyorlar, ayı gibi güçlü kuvvetli bir yardımcım var, çekemiyorlar” diye söylenenlere aldırmaz.

Adam bir gün ayı ile birlikte ormana odun kesmeye gider. Bir süre çalışırlar. Adam biraz dinlenmek için bir ağacın gölgesine uzanır. Ayı da başucunda bekçilik eder.

Bu sırada bir sinek adamın yüzüne konar. Ayı, efendisine iyilik olsun diye sineği kovalar. Fakat sinek tekrar kalktığı yere konar. Ayı yine kovalar. Sinek havada bir daire çizdikten sonra yine adamın yüzüne konduğunda, ayı büsbütün sinirlenir. Değirmen taşı gibi kocaman bir kaya parçasını yüklendiği gibi adamın yüzünde duran sineğe fırlatır. Sinek ölmüştür ama, adamla birlikte…

Kedi Eti Yedi
Geçimini zorla temin eden fakir, yumuşak huylu bir adam vardı. Ağzı var, dili yok olan bu adamın müsrif ve hilekar bir karısı vardı. Adam eve ne getirse hemen harcar, boşa giderirdi. Adam da korkusundan sesini çıkaramazdı.

Bir gün adam, misafirini ağırlamak için bin bir sıkıntıyla 2 Kg. et aldı, eve getirdi. Kadın eti kebap edip komşularıyla bir güzel yedi. Akşamüstü adam misafiriyle beraber eve geldi. Hanımına:

- “Hanım! Biz geldik, yemek hazır mı?” diye seslendi. Kadın üzgün bir halde:

- “Ah efendi, başıma neler geldi, bir busen. Senin gönderdiğin eti tam pişirecektim ki, bizim tekir kedi eti aldığı gibi kaçtı. Arkasından çok koştum ama yetişemedim. Napalım, sağlık olsun. Haydi şimdi git yine et al da gel” dedi.

Adam karısının huyunu bildiği için sesini çıkarmadı. Ama şüphelenmişti. Hizmetçisini çağırıp:

- “Aybek, çabuk teraziyi getir, bizim kediyi tartacağım.” Aybek teraziyi getirdi. Adam kediyi tarttı, kedi 2 Kg. geldi. Hanımına:

- “Hanım! Bu kediyse, söyle et nerede? Yok etse, bizim kedi nerede?” dedi.

ÖĞÜTLER:

* Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Hile ve yalana başvuranın yalanı çabucak ortaya çıkar. Çünkü gerçekler saklanamaz.

* Suyla yağın Resûlullah (s.a.v.) birbirine karışmadığı gibi, doğruyla yalan da birbirine karışmaz.

Çocuğun Öyküsü
Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde develer tellal pireler berber iken Esra adında yemek ayırt eden bir çocuk varmış. Sevdiği yemek oldu mu yer sevmediği oldu mu sofradan kalkarmış.

Yine bir akşam annesi balık kızartmış. Balığı sevmediği için başım ağrıyor deyip sofradan kalkmış. 10-15 dakika sonra uyumuş. Esra ve Balık serüvenlerine başlamışlar. İkisi kütüphaneye gitmişler. Balık içeri girmiş. Esra içeri adımını atamamış.

Balık:

- Gel, hadi çok güzel kitaplar var.

- Giremiyorum.

- Neden?

- Bilemiyorum.

Balık söze başlamış.

- Buraya sadece balık yiyenler girer,demiş.

Kız balığa sinirlenmiş. Ne olduysa o zaman başlar. Sanki bir sihirli değnek onu yeşilliklerin arasına götürmüş. Esra orada cildi güzel bir kız görmüş.

Esra: “Senin cildin neden bu kadar güzel?”

Kız: “Ben ıspanak çok severim”

Esra burun bükmüş. Yine aynı şey olmuş Esra eline aldığı anahtarı kapıya sokmuş. Kendini okulda sınavda bulmuş. Tahtayı zor gördüğü ve soruları yanlış yazdığı için sınavdan kötü not almış. Son ders zili çalmış. Esra ağlayarak evinin yolunu tutmuş. Yolda balıkla karşılaşmış

Balık:Niye ağlıyorsun Esra? diye sormuş.

Esra:Seni neden ilgilendiriyor ?

Balık: Esra kendi kendine bir düşün beni ilgilendirdiğini o zaman anlayacaksın.

Esra yürüye yürüye trafik ışıklarına gelmiş. Yeşil ışık yanınca karşıya geçmek istemiş. Kendini birden çok büyük kapının yanında bulmuş. Kapıyı açmak istemiş. Boyu süt içmediği için kısaymış.

Yanına bir peri gelmiş. “Senin bu kapıdan geçmen için yanına bir tabak sütlü kurabiye veriyorum.”demiş. peri. Yanına bir tabak kurabiye gelmiş Kurabiyelerden birini yemiş. Boyu uzamış. Sonra diğer kurabiyeleri cebine koymuş.

Peri:”Koyu renkli kurabiyeler büyütür. Açık renkli kurabiyeler küçültür” deyip oradan kaybolmuş. Esra ayaklarının ucunda anahtar görmüş. Onu almış kapının deliğine sokmuş. Kapı açılmış. Kendini dev sebze ve meyvelerin arasında bulmuş. Sebze ve meyveler arasında yürümüş. Önüne küçük bir kapı açılmış. Büyük olduğu için kapıdan geçemezmiş. Yanında açık ve koyu renkli kurabiyeler olduğu için açık renkli kurabiyeleri yiyip küçülmüş. Kapının yanında balık varmış Balık üstünde dev bir levha varmış. Üstünde “Bu balığı yiyen kapıdan geçer” demiş.

Kız balığı yemiş. Gözlerine parlaklık gelmiş. İçeride peri görmüş. Peri Esra’yı balık yediği için ödüllendirmiş. Esra çok sevinmiş. Esra yiyeceklerle dost olmuş. Hayatının geri kalan kısmını mutlu geçirmiş. Esra ermiş muradına darısı dinleyenlerin başına…

Padişahın Elbisesi
Bir padişahın ganimet malından eline güzel ve sevilen bir kumaş geçer. Terzi başını çağırtıp o kumaşı eline verir. Terzi başı kumaşı görünce aklı başından gider. Ve sanki hasta olur. Padişaha kaftan kesmek için yaklaşıp evvela tahmin için eline arşın alır: -Sultanım, üstadlar: Bin ölç bir kes, ölçmeden kumaşa el vurmasın hiç kes (kimse) demişler, der.

- Sultanım, bu kumaş kaftan olmaya el vermez, diye söyler. Dörtte bir, çeyrek daha gerekir ki, hazret-i sultana layık bir kaftan olsun. Padişah çaresiz:-Biraz dursun ve buna uygun parça bulunması için şehir ve vilayet aransın, diye emreder. Her ne kadar şehir baştan başa aranır ve memleket boydan boya taranırsa da ona münasip kumaş ve o beze uyar yoldaş bulunamaz. Padişah çaresiz kalıp bir başka terziyi davet eder:

- Şu güzel kumaştan bana iyi bir elbise yapıver, diye söyler. Usta terzi de :”Bismillah” deyip iki dizi üstüne gelir. Kumaşı söyle bir tahmin edip sındısını eline alır Padişahın nasıl gönlünden geçerse işte tam öyle, mükemmel bir elbise biçer. Padişah överek ihsanlar eder. Terzi ihsanları alıp elbiseyi dikmeye gider.

Nice zaman sonra, bir gün padişah gezmeye çıkar. Şehri dolaşırken bir oğlan çocuğunu o eşsiz kumaştan bir elbise ile görür. Padişah hayret ederek elbisenin aslını teftiş edip araştırır. Çocuğun, o elbisesini diken adamın oğlu olduğunu öğrenir. Terziyi getirtip:

- Usta, bu elbisenin parçasını nerede buldun?

Terzi:

- Sultanım size dikilen elbisenin artan parçasıdır. Padişah:

- Ya bizim terzi başı “Bu kumaştan bir kaftan çıkmaz” derdi. Sen hem tam çıkardın hem de oğluna kaftan yaptın, nasıl oldu? der. Terzi:

- Sultanım onun oğlu büyüktü; kaftan çıkmaz demesi onun içindi, der

Yavru Köpek Sevgisi
Son dört aydır bacağına çelik bağ takan küçük çocuk, evinin ön kapısından içeri, kucağında yeni aldığı köpek yavrusuyla girdi. Köpeğin kalçasında bir kemik eksikti ve yavru yere bırakıldığında ciddi biçimde topallıyordu. Çocuğun fiziksel özürlü bir yavru seçmesi anne babasını aşırttı, çünkü çocuk kendi durumundan ümitsizdi. Ama yanında yeni arkadaşıyla umutları canlanmış ve yepyeni bir coşkuyla dolmuştu.

Ertesi gün çocuk ve annesi küçük köpeğe nasıl yardım edebileceklerini öğrenmek için bir veterinere gittiler. Veteriner, çocuğa, eğer her sabah yavru köpeğin bacağına masaj yapar, sonra da onu en az bir mil yürütürse, o zaman kalçasındaki kasların güçleneceğini, yavrunun artık acı çekmeyeceğini ve daha az topallayacağını anlattı.

Yavru köpeğin bu durumdan rahatsızlığını inleyerek ve havlayarak belli etmesine ve çocuğun da kendi bacak bağından acı ve zorluk çekmesine karşın, sonraki iki ay boyunca rehabilitasyon programını sabırla sürdürdüler. Üçüncü ay, her sabah okuldan önce üç mil yürüyorlardı ve artık ikisi de yürürken acı duymuyordu.

Bir Cumartesi sabahı çalışmadan dönerlerken çalıların arasından önlerine bir kedi çıktı ve köpeği korkuttu. Tasmasından kurtulan köpek hızla caddeye seğirtti. Hızla gelen bir kamyon köpeğe yaklaşırken çocuk da caddeye fırladı, köpeğini yakalamak istedi, ama yolun kenarına yuvarlandı. Geç kalmıştı. Kamyon köpeğe çarpmıştı, köpeğin ağzından kan geliyordu. Çocuk ölmekte olan köpeğine sarılmış ağlarken kendi bacağındaki bağın çıkmış olduğunu gördü.

Kendisi için üzülecek zamanı yoktu. Hemen ayağa kalktı, köpeğini kucağına aldı ve eve doğru yola koyuldu. Köpek küçük küçük havlayarak çocuğa umut veriyor ve onun heyecan içinde elinden geldiğince hızlı koşmasına neden oluyordu.

Annesi onu ve acı çeken köpeğini hemen hayvan hastanesine götürdü. Anne oğul merak içinde köpeğin ameliyatı atlatıp atlatamayacağını öğrenmek için beklerken çocuk, şimdi nasıl olup da yürüyebildiğini ve koşabildiğini sordu.

Annesi şöyle dedi: ” Sende osteomiyelit vardı. Bu bir kemik hastalığıdır. Bu hastalık bacağını zayıflattı ve sakat bıraktı, bu nedenle de topallıyor ve acı çekiyordun. Bacağındaki bağ destek içindi. Eğer acıya ve saatlerce sürecek tedavilere dayanmaya razı olsaydın, bu geçecekti. İlaçlara iyi cevap verdin, ama fizik tedaviye her zaman karşı koydun. Baban ve ben ne yapacağımızı bilemiyorduk. Doktorlar bize senin bacağını yitirmek üzere olduğunu söylediler. Sonra eve köpek yavrusunu getirdin. Sanki onun gereksinmelerini anlıyor gibiydin. Sen ona yardım ederken aslında büyümek ve güçlenmek için kendine yardım ediyordun.”

Tam bu sırada ameliyathanenin kapısı ağır ağır açıldı. Veteriner yüzünde bir gülümsemeyle dışarı çıktı. ” Köpeğiniz iyileşecek” dedi.

Çocuk, insanın kendini kaybettiği zaman aslında kendini bulduğunu öğrendi. Vermek almaktan daha kutsaldı.

Minik Bir Kuş
Bir gün bir kuş sığınağına gitmiştim. Biraz uzakta bir bankta tuhaf hareketler yapan genç bir adam dikkatimi çekti. Biraz dikkatli bakınca :

Parmağında bir kuş tuttuğunu, ritmik hareketlerle elini aşağı yukarı oynattığını, kuşun da adamın hareketleriyle uyumlu olarak kanatlarını açıp kapadığını farkettim. Sonra adam kuşa bir işaret yaptı, kuş da pençeleriyle adamın parmağını kendine eksen yapıp bir tur takla attı.

Büyülenmiştim adamla kuş arasındaki iletişimden. Onlara biraz yaklaştım, biraz daha, sonunda genç adamın ismini rozetinden okuyabildim: Marty.

“Merhaba, Marty,” dedim, ” Ne akıllı bir kuş böyle. Cinsi nedir?”

“Adı Beyaz,” dedi Marty, ” O bir Avustralya Tepeli Papağan.”

Papağanın bembeyaz parlak tüyleri, başının üstünde de taç gibi süslü tüyleri vardı. Tek kusuru, göğüs kısmında hiç tüy olmamasıydı. Böylesine güzel, eğitimli ve akıllı bir kuşun göğsünde tüy olmaması dikkatimi çekmişti. Sormadan edemedim.

“Kene yüzünden mi döküldü tüyleri?”

“Hayır,” dedi Marty, ” Göğsündeki tüyleri kendisi yoluyor. İki yıl önce sahipleri buralardan uzaklara bir yerlere taşınırken bırakmışlar onu sığınağa.

Beyaz’ın kalbi kırılmış. O gün bu gündür göğsündeki tüyleri yoluyor. Sanırım üzüntüsünü dile getirmek için yapıyor bunu.”

“Hâlâ yasta demek…” dedim. Beyaz için gerçekten üzülmüştüm.

“Öyle olmalı. Baksanıza şuna. Onları çok özlüyor herhalde.” Marty’nin yanında durmuş kuşu inceliyordum. Eşim David, kuşu almak üzere parmağını Marty’nin eline doğru uzattı, ama Beyaz geri çekildi. ” Hadi gelsene…” dedi.

David, ” Çok akıllı bir kuşa benziyorsun… Hadi gel…” Papağan kafasını çevirdi, geri çekildi, dönüp benden yana baktı ve koluma konmak istermişçesine kanatlarını çırptı. David şansını bir kez daha denedi, ancak kuş David’in teklifini reddedip bana yöneldi. Ben de parmağımı uzattım. Beyaz, Marty’nin parmağından benim parmağıma geçiriverdi.

Hemen başladı kolumdan omzuma tırmanmaya. Hedefine vardığında oturdu, başını boynuma sürtmeye başladı. Elimi uzatıp yavaşça okşadım.

Beyaz’ın bembeyaz, yumuşak tüylerini. Başını uzatıp yakama sürttü, sonra tatlı, tuhaf bir sesle ” Benim adım Beyaz… Benim adım Beyaz…” deyiverdi.

Şaşkınlıktan donup kalmıştım. Marty yüzümdeki ifadeden şaşkınlığımı okumuş olmalı ki açıkladı. ” Ne zaman sizin gibi biri gelip onunla ilgilense, yumuşak bir ses tonu ile onunla konuşsa kendini böyle tanıtır. Sanırım ona sahibini anımsattınız.”

Beyaz’a baktı, hüzünlü bir ifadeyle ekledi, ” Ne yazık ki bir zamanlar ona verilen sevgiyi, yuvasının sıcaklığını veren hiç çıkmadı.”

Sevgi hepimiz için ne kadar da önemli. Avustralya Tepeli Papağanlar için bile. Özellikle de ismi ‘ Beyaz’ olan için…

8 kuzu ve kurt
Bir varmış bir yokmuş.Evvel zaman içinde kalbur saman içinde 8 tane kuzu varmış.Bu kuzularında birde anneleri varmış.Bir gün anneleri ormana yemek aramaya gitmiş.8 kardeşe de temmihlemiş ben :yavrularım geldim açın kapıyı açın deyince birde ayağımı kapıdan uzattığımda beyaz bir ayak görürseniz kapıyı açın demiş.Çünkü buralarda kurt dolaşıyor demiş.Yavrularda tamam anneciğim demişler tabi kurtta bu söylenenlerin hepsini de duymuş ve anneleri de çıkmış.Kurt hemen bir fırına gidip ayaklarını una bulamış ve hemen yavruların olduğu eve gitmiş.Sesini incelterek yavrularım açın kapıyı ben geldim demiş.Yavrularda elini uzat da görelim demiş bizim annemizin ayakları beyazdır demişler.Kurt hemen ayağını uzatmış ve yavrularda tamam demişler kapıyı açmışlar. Kurt hemen içeriye dalmış 4 kuzuyu da yemiş. Kuzulardan 4 tanesi de koltuğun arkasına saklanmış.Anneleri geldiğinde kurdun yavrularını yediğini anlamış kuzuların 4 tanesi de ortaya çıkıp biz buradayız demişler ve annelerine olanı biteni anlatmışlar. Anneleri
kuzuların birinden makas, birinden iğne, birinden iplik, birinden de taşlar istemiş.Anne kurdun uyuduğunu gördüğü için kurdun karnını yarıp kuzuları çıkartmış tabi kurda kuzuları çiğnemeden yutmuştu. Anne kuzu kurdun karnına taşları koymuş ve iğne iplikle kurdun karnını dikmiş. Anne kuzu yavrularına kavuştuğu için çok sevinçliymiş. Kurt uyanınca dereden biriz su içiyim demiş. Tabi kurdun olan bitenden haberi yokmuş.Kurt dereden su içerken derenin içine düşmüş.böylece anne kuzu ve yavruları mutluca yaşamışlar.(Kötülüğün cezası çok büyüktür.)

Kurbağa
İki kurbağa bir krema tenekesine düşmüş. Tenekenin kenarları parlak ve keskindi.

“Eyvah, ne yapacağız? Çevreden hiç yardım gelmiyor, burada ölmeye mahkumuz. Elveda dostum! Elveda kötü dünya!” dedi birinci kurbağa ve ağlaya ağlaya boğuldu.

Ama ikincisi daha güçlüydü. Kremalı yüzünü ve gözlerini sildi. “En azından bir süre yüzeceğim” dedi. Bir iki saat çırpındı ve yüzdü, bir kez bile yakınmak için durmadı. Ama çırpındı ve yüzdü ve yüzdü ve çırpındı, sonra oluşan margarinin üzerinden dışarı sıçradı.

Kıskanç baba
Anne,çocuk ve baba varmış.Annesi yoksullara erzak götürülmüş.
çocuğun babası da kıskanıyormuş.Bir gün annesi erzak verirken
babası izin vermemiş.Yoksul kadın demiş ki
-ne kadar vicdansız baba demiş.Kadın adamın evine gitmiş demiş ki
-Sen benim yerimde olsan bende senin yerinde olsam ne yapardın demiş
-Adam zengin birisiyim ben fakir olmam senin gibi demiş.
-Kadın içinden ben bu kadar vicdansız görmedim.Sonrada evine gitmiş.
baba kadını biraz dövmüş.Çocuğunda aklı ermiyormuş.Evleri de garaja yakınmış.Baba ile anne kavga ederken çocuk evden çıkmış
garaja doğru gidiyormuş.baba ile anne kavgayı bırakmışlar.Annesi 2 saat sonra çocuğu aramaya çıkmış.Baba nereye demiş annesi çocuk yok onu aramaya gitmiş.Otobüsünde bagajı açıkmış.Çocuk içine oturuvermiş.Arabanın kalmasına 15 dakika varmış.Kadın garaja gelmiş adamın birine
-Hiç burada sarı saçlı kırmızı buluzlu siyah pantolonlu kız gördün mü demiş
-Adam evet demiş
-Kadın nerde demiş
-Adam şu arabanın arkasında demiş
-Kadın sağ ol amca demiş
-Adam bir şey dememiş
Kadın arabayı kaçırmış.Yazıhaneye gitmiş.
-Adama demiş ki ADANA arabası şimdi gitti. Onu durdura bilir misin?
-Adam evet demiş.Giden arabaya telefon açmış konuşmuşlar araba geri dönmüş.
-Kadın demiş ki bu arabaya hiç kız bindimi.
-Kaptan hayır demiş.
-Kadın bagajlara bir baksak kaptan.
-Kaptan tamam demiş bakmışlar bulmuşlar.
-Kadın sizden Allah razı olsun demiş.
-Kaptan amin demiş.kadın eve dönmüş adam sanki yepyeni olmuş namaz kılmaya başlamış,erzak dağıtmaya başlamış,hayır sever olmuş.
-Kadın demiş ki hep böyle mutlu olalım demiş.
-Baba tamam demiş yılarca mutlu yaşamışlar.

Kurnaz Tilki
Aslan, kurt ve tilki, üçü birlikte avlanmak için ormana gitmişlerdi. Aslında aslan’ın dengi olmayan tilki ve kurtla arkadaşlık etmesi doğru değildi. Fakat “cemaatle birlikte olmak rahmettir” sözüyle hareket etmek istiyordu.

Üç kişi olunca bir başkan gerekiyordu. O da elbette kendisiydi. Üçü beraber bir yaban sığırı, bir keçi ve iri bir tavşan avladılar. Avları güzel gitmişti. Avlarını sürükleye sürükleye bir mağaraya getirmişlerdi. Çok da acıkmışlardı.

Sofraya oturdular.

Avlarını taksim etmeyi başkan olan aslanın yapması gerekirdi. Fakat aslan sınamak için kurda dönerek:

- “Söyle bakalım, benim tecrübeli dostum. Şu hayvanları aramızda taksim ette, senin cevherin niyetin ortaya çıksın.” dedi.

Kurt hemen atıldı:

- “Memnuniyetle sultanım. Yaban sığırı senin payındır. O büyüktür, sen de büyük ve gövdelisin. O sana layıktır. Keçi benim hissemdir. Tilkiye de şu semiz tavşan düşmektedir.” dedi.

Aslan, onun bu haddini bilmezliğine, kendini ilk fırsatta öne çıkaran tavrına çok kızdı. Kendi gibi emsalsiz bir aslan karşısında benlik davası gütmesine son derece hiddetlendi.

Aslan:

- “Sen kim oluyorsun budala! Unutma ki, ormanlar kralı aslanım. Ben varken sana pay ayırmak düşer mi? Bunu hak ettin” diyerek kurda yaklaşıp öyle bir pençe vurdu ki, kurt kan-revan içinde yere yıkıldı.

Aslan bir yerde iki başkan olmaz, düşüncesiyle kurdun kafasını kopardı.

Ondan sonra korkudan tir tir titreyen tilkiye dönerek:

- “Ne bakınıp duruyorsun orada! Haydi şimdi de sen pay et bakalım şu avdan.” dedi.

Tilki son derece tevazu ve alçak gönüllülük içinde:

- “Ey büyük sultanım! Pay etmek benim haddim değil ama, mademki emrettiniz söyleyeyim. Şu büyük sığır kuşluk yemeğiniz olsun. Keçi ise nefis bir öğle yemeği, tavşan da sultanımızın gece çerezi olsun.” dedi.

Aslan, tilkinin bu pay taksiminden pek hoşlanmıştı.

- “İşte adil paylaşma… Böyle bir taksimi nerden öğrendin sen?’ diye tilkiye sordu.

Tilki boyun bükerek, yerde cansız yatan kurda bir göz attı.

Sonra:

- “Şu haddini bilmez kurdun halinden ve başına gelenden öğrendim sultanım.” dedi.

Bunun üzerine aslan tilkiye:

- “Madem ki sen kendine pay ayırmayıp benim büyüklüğümü takdir ettin. Ben de sana büyüklüğümü göstereyim. Var git, bu avların üçü de senin olsun, afiyetle ye” diyerek bütün avları tilkiye bağışladı.

Tilki o zaman, aslan iyi ki av taksimini kurtdan sonra bana emretti. Ya önce bana emretseydi, benim halim nice olurdu? diye haline şükretti.

ÖĞÜTLER:

* Arkadaşlarımızı iyi seçmeliyiz,

* İnsan için en lazım olan şey, haddini bilmesi ve ona göre hareket etmesidir.

* Akıllı insan, olaylardan ibret almasını bilendir,

* Bizden önce gelen milletlerin başına gelenlerden ibret almalıyız.

O’na Hediye Veremedim
Sınıfta öğretmenin anneler günü münasebetiyle yaptığı konuşmadan sonra çocukları bir telaş almıştı. Hele Elif’in arkadaşı Buket sevinçten yerinde duramıyordu. Teneffüs boyunca Elif’e, annesine aldığı hediyelerden bahsetti.

Diğer çocukların aksine Elif’i bir durgunluk sarmıştı, düşünüyordu, şimdiye kadar annesine hediyeler alıp onu sevindirememişti! Düşündükçe annesinden utanıyor ve üzüntüsü kat kat artıyordu;

- “Şimdi annemin yüzüne nasıl bakarım” diye düşünüyor, içi içini yiyiyordu. Bu düşüncelerle eve gelen Elif’in üzgün halini yüzünden okuyan ninesi, manalı manalı ona bakıyordu. Sonunda dayanamayıp nenesine derdini açtı.

- Nine! Ben anneme hiç bir hediye alıp onu memnun edemedim, ne kadar üzülüyorum bilemezsin, dedi. Bunun üzerine kendisini şefkatle kucaklayan nine:

- Senin annene sevgin ve saygın bütün hediyelerden daha iyidir, dedi. Ninesini dinleyen Elif’in gözleri şimdi parlak ve her zamankinden daha neşeli bakıyordu

3 evlat
Üç kadın çeşme başında toplanmış konuşuyorlardı.Az ötede ihtiyarın biri oturmuş, kadınların çocuklarını methetmelerini dinliyordu.

Kadınlardan biri:

- Benim oğlum öyle marifetlidir ki, hiç kimse bu konuda onunla boy ölçüşemez… Tam bir cambazdır o! İp üzerinde bir yürüse de görseniz.

Diğer kadın heyecanla atılarak: -Benim oğlumun sesini bilseniz, dedi.Tıpkı bir bülbül gibi şakır.Yeryüzünde hiç kimsenin böyle bir sesi yoktur.Allah vergisi bu…

Üçüncü kadın susup duruyordu.Diğerleri sordular:

- Sen çocuğunu niye övmüyorsun? Nesi var ki? -Çocuğumun çok üstün bir tarafı yok ki…Ne diye durup dururken öveyim onu.

Kadınlar kovalarını doldurup yola koyuldular.İhtiyar adam da peşleri sıra yürümeye başladı.Kadınlar ağır kovaları taşımakta güçlük çektikleri için ara sıra duruyor ve dinleniyorlardı.Sırtları ağrı içindeydi. Bu sırada çocukları onları karşılamaya çıktı.

Birinci çocuk hemen elleri üzerinde havaya kalkmış, çeşitli marifetler gösteriyordu. Kadınlar gözleri hayretten büyümüş haykırdılar:

- Aman ne kabiliyetli çocuk!..

İkinci çocuk altın gibi bir sesle öyle güzel şarkılar söyledi ki, kadınlar gözleri yaşlarla dolu hayranlıkla dinlediler onu…

Üçüncü çocuk koşarak geldi, annesinin elinden kovayı aldı ve eve kadar taşıdı.

Kadınlar ihtiyara dönüp:

- Bizim çocuklarımız hakkında ne diyorsun, dediler. İhtiyar şaşkınlıkla:

- Çocuklarınız mı? Dedi.

Onları bilmem. Yalnız biri vardı, annesinin elinden kovayı alıp eve taşıdı. Onu çok beğendim…

Cennet Komşusu
Vaktiyle padişahlardan biri şehri dolaşmaya çıkmıştı. Tanınmamak için kıyafetini değiştirmiş, yanına da bir kölesini almıştı. Halkın kendi yönetimi hakkında neler düşündüğünü öğrenmek istemişti.

Mevsim kıştı. Soğuk her yeri kasıp kavuruyordu.

Yolu bir mescide düştü.

İki yoksul bir köşede titreyerek oturuyordu. Gidecek başka yerleri yoktu.

Onların ne konuştuklarını merak eden padişah yanlarına sokuldu.

Fakirlerden şakacı olanı soğuktan şikayet ediyordu:

- Yarın cennete gittiğimizde bizim padişahı oraya sokmayacağım! Cennetin duvarına yaklaştığını görürsem, pabucumu çıkarıp kafasına vuracağım.

Öteki merakla sordu:

- Onu niçin cennete sokmayacakmışsın?

- Tabii sokmam. Biz burada soğuktan donarken o sarayında keyif sürsün. Bizim halimizden haberdar olmasın. Sonra da kalkıp cennette bana komşu olsun. Ben öyle komşuyu istemem arkadaş, dedi.

Gülüştüler.

Padişah kölesine:

- Bu mescidi ve adamları unutma! dedi.

Saraya dönünce mescide adamlarını yolladı. İki fakiri alıp saraya getirdiler.

Zavallılar başımıza neler gelecek diye korkuyla bekleşirken onları dayalı, döşeli bir odaya yerleştirdiler.

- Burada yeyip, içip yatacak, padişahımıza dua edeceksiniz. Cennette size komşu olmasına karşı çıkmayacaksınız, dediler.

Padişah ne iyi kalpli imiş, değil mi? Peygamberimiz yoksula yardım edenleri şöyle övmüştür:

“Bir mü’mini dünya dertlerinden kurtaranı, Allah, ahiret dertlerinden kurtarır.”

Hanzel Ve Gratel
Büyük bir ormanın çok yakınında, bir oduncu ailesi yaşıyormuş.. Oduncunun iki çocuğu varmış. Oğlunun adı Hanzel, kızın Gratel’miş. Bu iki kardeşe üvey anneleri çok kötü davranıyormuş. Bazen bir köşede sessizce ağlarlarmış.

Oduncu çok fakirmiş. Bir kuru ekmeği bile zor bulurmuş.” Ne yapacağız? Nasıl geçineceğiz?” diye düşünürmüş sık sık…

- Yavrularımızı nasıl besleyeceğiz? Demiş karısına. Karısı cevap vermiş:

- Onları sabah erken ormana götürüp bırakırız. Onlardan kurtulmuş oluruz, demiş…

Adam:

- Hayır bunu yapamam. Yabani hayvanlar onları parçalar, diye karşı çıkmış.

Kadın kocasına:

- Budala ! Bunu yapmazsak hepimiz açlıktan öleceğiz, diye çıkışmış.

Çocuklar üvey annelerinin babalarına söylediği sözleri duymuşlar. Herkes yatınca Hanzel yavaşça dışarı çıkıp, ceplerine parlak çakıl taşları doldurmuş. Sonra eve dönmüş. Sabah ortalık ağarırken kadın gelip, çocukları uyandırmış:

- Kalkın bakalım miskinler, ormandan odun getireceksiniz, demiş. Çocuklar babalarıyla yola çıkmışlar. Bir süre gittikten sonra Henzel en arkaya geçmiş. Cebindeki çakıl taşlarını birer birer yola bırakmaya başlamış.

Ormana girdikleri zaman babaları:

- Hadi bakalım çocuklar siz şurada oturun. Ben ormandan biraz odun keseceğim. İşim bitince döner sizi alırım, demiş.

Hanzel ve Gratel oturup babalarının dönüşünü beklemeye başlamışlar. Beklerken uykuları gelmiş ve derin bir uykuya dalmışlar.

Uyandıkları zaman ortalığın kapkaranlık olduğunu görmüşler. Gratel ağlamaya başlamış.

- Şimdi ne yapacağız? Ormandan nasıl çıkacağız? diyormuş.

- Ay doğuncaya kadar bekle… Sonra yolumuzu kolayca buluruz, demiş Hanzel.

Ay gökyüzünde yükselince Hanzel, Gratel ‘in elinden tutmuş. Çakıl taşlarını izlemeye başlamış. Ay ışığında çakıl taşları pırıl pırıl parlıyormuş. Bütün gece yürüdükten sonra sabah evlerine varmışlar. Kapıyı çalmışlar. Üvey anneleri çocukları karşısında görünce çok şaşırmış. Babaları ise çok sevinmiş. Çünkü onları bıraktığına öyle üzülüyormuş ki…

Aradan az bir zaman geçmiş. Ülkede kıtlık baş göstermiş. Üvey anneleri babalarını etkilemeye çalışıyor, ona:

- Evde yiyecek bir şey kalmadı. Hepimiz açlıktan öleceğiz. Bu çocuklar başımızdan bir an önce gitmeli. Onları bu sefer ormanın daha kuytu yerlerine götür. O zaman yolu bulamazlar. Başka çaremiz kalmadı, diyormuş.

Bu sözler adamın içini sızlatmış. Fakat kadın dediğinden bir türlü vazgeçmiyormuş. Kadın sürekli bağırıyor, çocukların bir an önce ormana götürülmesini istiyormuş. Adam:

- Çocuklarımı tekrar ormanda bırakmaya içim nasıl dayanır? diyormuş.

Ama kadın isteğini kabul ettirinceye kadar ona rahat vermemiş. Uyumadıkları için bu konuşmaları çocuklar da dinlemişler. Üvey anne ile, babaları uykuya dalınca Hanzel yine yataktan kalkmış. Daha önce yaptığı gibi dışarı çıkıp çakıl taşı toplamak istiyormuş. Sessizce kapıya yaklaşmış. Ama bu kez kapı kilitliymiş. Üvey annesi kapıyı kilitlemiş. Zavallı Hanzel üzgün bir şekilde yatağına geri dönmüş. Sabahleyin üvey anneleri erkenden gelmiş. Çocuklara biraz ekmek vermiş. Ormana uzanan yolda Hanzel yine en arkadan gidiyormuş.

Ormanın içlerine doğru ilerlemişler. Hanzel yol boyunca ekmek parçalarını ufalamış.Sonunda ormanın en tenha yerine gelmişler. Babaları büyük bir ateş yakmış.

- Burada beni bekleyin. Ben odun keseceğim. Akşam üzeri gelir, sizi alırım! deyip, gitmiş.

Öğle vakti Gratel kendi ekmeğini ortadan bölmüş, kardeşiyle paylaşmış. Sonra iki kardeş uykuya dalmışlar…

Akşam olmuş ama zavallıların babası gelmemiş. Gratel ağlamaya başlamış. Hanzel kardeşini avutmaya çalışmış: – Ay doğunca yola serptiğim ekmek kırıntılarını bulur, kolayca evimize döneriz, demiş. Ay gökyüzünde yükselince, ekmek kırıntılarını aramaya başlamışlar. Kırıntıları ormanda ki kuşlar yediği için bulamamışlar.

Hanzel, Gratel ‘e:

- Korkma yolumuzu bulacağız; demiş ama yolu bir türlü bulamamışlar. Bütün gece yollarını bulabilmek için dolaşmışlar. Ertesi gün yine akşama kadar yollarını aramışlar.

Ama ormandan bir türlü dışarı çıkamamışlar. Çok yorulmuşlar, karınları da acıkmış. Evlerinden ayrılalı üç gün olmuş. Gittikçe ormanın daha içlerine, kuytu yerlerine varıyorlarmış. Bir öğle vakti önlerinde çok güzel bir kuş uçmaya başlamış. Çocuklar da kuşun peşinden gitmişler. Sonunda kuş, küçük bir eve varmış ve damına konmuş. Çocuklar eve yaklaşınca evin pasta ve çöreklerden yapıldığını görmüşler. Evin çatısı bisküviden, pencereleri ise şekerdenmiş. Çocuklar buna çok sevinmişler. Hanzel hemen uzanıp çatıdan bir parça koparmış. Öyle açmış ki hemen kocaman parçayı bitirmiş. Gratel ise pencereye yaklaşmış. Şekerden pencereyi kırmaya başlamış. Kopardıkları parçalarla karınlarını doyurmaya başlamışlar. Hanzel çatıdan bir parça daha koparmış. Gratel ise pencereye tekrar yaklaşarak, bir parça daha alıp ağzına atmış. Böyle güzel güzel karınlarını doyururken birden evin kapısı açılmış.

İçeriden yaşlı ve çirkin bir kadın çıkmış. İki kardeş korkudan ellerindeki yiyeceklerini yere düşürmüşler. Yaşlı kadın çirkin sesiyle:

- Aman ne sevimli çocuklar! demiş. Sizi buraya kim getirdi bakayım? Haydi içeriye gelin… Size benden hiçbir zarar gelmez, korkmayın!

Yaşlı kadın kendini çocuklara iyi kalpli bir insan olarak göstermiş. Aslında kötülük yapmayı seven bir cadıymış. Çocukları kandırırmış. Bu pastadan kulübeyi de onları tuzağına düşürmek için yaptırmış. Hanzel ve Gratel eve girdikleri zaman cadı:

- Artık bunlar elime geçti. Kurtulamazlar!… Tam dişime göre birer lokma olacaklar!.. diye içinden geçirmiş.

Evde onlara güzel güzel yemekler hazırlamış. Çeşit çeşit kurabiyeler, pastalar, elmalar, süt…

Çocuklar iştahla yemeklerini yerken başlarına geleceklerden habersizmişler. Ardından bir güzel uyumuşlar. Cadı, sabah erkenden kalkmış. Uyuyan çocuklara bakmış. Hanzel zayıfmış. Ama Gratel tombul yanaklarıyla tam Cadının ağzına layıkmış.

Sonra Hanzel’i yakaladığı gibi bir kümese atmış. Parmaklıklı kapısını sıkıca kapatmış. Hanzel bağırıp çağırıyormuş ama ne fayda…

Cadı daha sonra Gratel ‘e:

- Kalk bakayım miskin diye bağırmış. Kalk da eve su taşı! Kümesteki kardeşine yiyecek götür! Biraz şişmanlasın da sonra onu yiyeyim! demiş.

Bunları duyan Gretel ağlamaya başlamış. Kötü kalpli Cadının dediklerini yapmak zorundaymış.Zavallı Henzel ‘e en güzel yemekler pişiriliyormuş.

Her sabah Cadı kümesin yanına gelerek: – Henzel, parmağını dışarı çıkar. Şişmanladın mı şişmanlamadın mı? diyormuş. Henzel, parmağı yerine bir kemik parçası uzatıyormuş. Cadının gözleri iyi görmediği için bu kemik parçasını Henzel ‘in parmağı sanıyormuş.

Çocuğun bir türlü kilo almamasına şaşırıyormuş. Artık Cadının sabrı tükenmiş. Bir sabah Gretel ‘e seslenmiş:

- Çabuk ol, su taşı! Kardeşin zayıf bile olsa yarın onu kesip pişireceğim. Zavallı kız durmadan ağlıyor, bir yandan da kazana su taşıyormuş.

- Allah’ım, bize yardım et! diye dua ediyormuş. Keşke bizi ormandaki vahşi hayvanlar yeseydi de ikimiz beraber ölseydik!…

Cadı bu sözleri duyunca: – Boşuna nefes tüketme! Size kimse yardım edemez! diye bağırmış.

Ertesi sabah Cadı fırını yakmış. Gretel su dolu kazanı ateşe koyacakmış. Cadı:

- Önce ekmek pişirelim. Hamuru hazırlamıştım. Gir içeri bakalım, fırın iyice ısınmış mı? Ekmekleri pişirebilir miyiz? demiş. Bunları söylerken bir yandan da kızcağızı fırına doğru itiyormuş. Fırının ağzından korkunç alevler yükseliyormuş. Gretel korkuyla titremeye başlamış. Cadının amacı Gretel fırının içine girince kapısını örtmek, çocuğu pişirmekmiş. Çünkü karnı çok açmış. Henzel ile birlikte Gretel ‘i de pişirip yemek istiyormuş. Gretel cadının ne yapmak istediğini hemen anlamış.

Aklına bir kurnazlık gelmiş. Cadıya:

- Ama ben fırına nasıl girileceğini bilmiyorum ki!.. demiş. Cadı sinirlenip bağırmış:

- Beceriksiz kız! Fırının kocaman bir kapağı var. İçeri ben bile girerim! Sonra fırına yaklaşmış:

- İşte bak! Fırına nasıl girilirmiş gör! diyerek kafasını içeri sokmuş. Bunun üzerine Gretel aniden kadını arkasından fırına itmiş. Cadıyı fırının içine tıkmış. Hemen fırının demirden kapağını kapamış. Cadı içerde acı acı bağırmaya başlamış. Ama Gretel cadının haykırmalarına kulak asmamış. Koşarak oradan uzaklaşmış.

- Kötü cadı, cayır cayır yansın! Yaptığı kötülüklerin cezasını çeksin! diyormuş. Hemen Henzel ‘in yanına gitmiş. Kümesin kapısını açıp, kardeşine:

- Kurtulduk Henzel!… İhtiyar cadı yandı, cezasını buldu! demiş. Henzel, kapısı açılan kafesten hemen dışarı fırlamış. Artık bir kuş gibi özgürmüş.

Çocuklar sevinçten çılgına dönmüşler. Birbirlerine sarılmışlar. Öpüşmüşler… Çocuklar cadının evine girmişler. Evin her köşesinde değerli taşlarla dolu sandıklar varmış. Ceplerini bu değerli taşlarla doldurmuşlar. Yanlarına da bir kaç sandık almışlar. Artık hiçbir şeyden korkuları kalmamış.Henzel:

- Cadıların yaşadığı bu ormandan bir an önce kurtulmalıyız, demiş. Bir kaç saat sonra bir ırmağın kenarına gelmişler. Henzel:

- Karşıya nasıl geçeceğiz? Ne bir köprü ne de bir geçit var? diye sormuş. Gretel:

- Şurada beyaz bir ördek yüzüyor. Belki bize yardım edebilir, diyerek ördeğe yalvarmış.

- Canım ördek, kuzum ördek… Ne olur bizi karşıya geçir. İyi kalpli ördek gelmiş ve iki kardeşi karşıya geçirmiş. İki kardeş bir süre daha yürüdükten sonra, ormanda geçtikleri yolları tanımaya başlamışlar..

Anlamışlar ki artık evlerine çok yaklaşmışlar. Uzaktan babalarını görmüşler. Heyecanla babalarına doğru koşmaya başlamışlar. Adam, uzaktan gelenlerin kim olduğunu anlamaya çalışıyormuş. Zavallı adam çocuklarını ormanda bıraktığından beri hiç gülmüyormuş. Bu arada kötü kalpli karısı da ölmüş.

Adam karşısında çocuklarını görünce sevincinden ne yapacağını şaşırmış. Birbirlerinin boynuna sarılmışlar. Henzel ve Gretel başlarından geçenleri bir bir babalarına anlatmışlar. Sonra ceplerinde getirdikleri değerli taşları ve içi mücevher dolu sandıkları babalarına vermişler. O günden sonra bütün üzüntüleri, sıkıntıları sona ermiş. Baba ile çocuklar mutluluk içinde bir arada yaşayıp gitmişler. Bir daha birbirlerinden hiç ayrılmamışlar…

Bir Anne Elinin Dokunuşu
Şükran Günü çok yakındı ve öğretmen sınıfındaki öğrencilerinden müteşekkir oldukları bir şeyin resmini çizmelerini istemişti. Çoktan büyümüş ve yuvadan uçmuş çocuklarına müteşekkir bir anneydi kendisi de. Onları kucağında taşıdığı günleri özlüyordu.

Öğrencilerine bakarken kendi kendine düşündü. Bu küçük şehrin çocukları ne kadar da yoksul. Bu zavallı çocukların müteşekkir olacakları ne kadar az şeyleri var. Bu yoksul, iyi beslenmeyen, yırtık pırtık giysili çocuklar neyin resmini çizecekler acaba?

Boyd zayıf, ihmal edildiği her halinden belli, ne sınıfta herhangi bir etkinliğe, ne de teneffüslerde herhangi bir oyuna katılan utangaç bir çocuktu. Öğretmen bahçe nöbetindeyken Boyd bir gölge gibi öğretmenini izler, sanki korunmak ister gibi onun yanından ayrılmazdı. Öğretmen, Boyd gibi bir çocuğun ne gibi bir şeye müteşekkir olduğunu merak ediyordu.

Çocuklar resimlerini bitirdiler ve öğretmen tek tek her bir resmi kaldırıp sınıfa gösterdi.

Resimlerden birinde bir oyuncak bebek, birinde bir kutu çikolata, bir diğerinde bir kardeş, bir başkasındaysa ağabeyinden kalma eski bir bisiklet vardı. İlginç olan resimlerden birinde ise bir baba vardı. Bu resmi çizen minik kız, arkadaşlarının babaları yokken, babası olduğu için müteşekkir olduğunu dile getirdi.

Boyd bir el resmi çizmişti. Öğretmen resmi sınıfa göstermek için havaya kaldırdığında çocuklardan değişik tepkiler geldi. Çocuklardan biri, ” Bu Allah’ın eli. O bize her şeyi verir,” dedi. Bir başkası, ” Bu el bize uzanan yardım ellerinden biri,” dedi. Boyd’un çizdiği resim diğer resimlerden daha çok yoruma neden olmuştu, ama Boyd’dan hiç ses çıkmıyordu.

O gün dersler bitip çocuklar sınıftan çıkarlarken, öğretmen Boyd’un yanına gitti, her zamanki gibi elini öğrencisinin omzuna koydu ve ona, ” Şükran duyduğun el kimin eli?” diye sordu.

Boyd gülümseyerek öğretmenine baktı ve yalnızca, ” Sizin,” dedi.

Öğretmenin gözleri yaşlarla doldu. Boyd’un kendisini yanındayken nasıl güvende hissettiğini ve zaman zaman küçük çocuğun elini tutup, ona güven verdiğini anımsadı. Boyd’un annesi yoktu ve yalnızca bir annenin verebileceği o çok özel dokunuşa ne kadar da özlem duyuyordu. Öğretmen hiç farkında olmadan, elinin yumuşacık, sevgi dolu, şefkatli ve güven veren dokunuşuyla, küçük çocuğa gereksinim duyduğu çok özel bir şey vermişti. Öğretmen o gün bir öğretmenle ” yaşam değiştiren” birinin arasındaki farkın ne olduğunu öğrendi ve çok ünlü bir şiiri anımsadı. Boyd’un çizdiği resmin konusu, “Bir Anne Elinin Dokunuşu’ydu.

Düzensizlik herşeye neden olur
Bir varmış bir yokmuş eski yıllarda küçük bir oğlan yaşarmış fakat annesi ile babası öldüğü için büyükannesi ve büyükbabası ile yaşarmış bu oğlan tam 8 yaşındaymış ve 2. sınıfa gidiyormuş bu çocuk çok çalışkanmış hem de akıllıymış yalnız düzensizmiş bir gün düzensizliğinden bütün eşyalarını evde unutmuş derslerini yapamamış ve notları düşük çıkmış babaannesi karşısına alıp konuşmuş oğlum neden düzensiz olmuyorsun çocuk ama babaanne hepsini toplayamıyorum ki demiş babaannesi ben yardım ederim demiş çocuk mutlu olmuş hep birlikte toplamışlar artık hep düzenli olmuş hiçbir şeyini evde unutmuyormuş ayrıca notları hep güzel çıkmış

Çocuğun Öyküsü
Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde develer tellal pireler berber iken Esra adında yemek ayırt eden bir çocuk varmış. Sevdiği yemek oldu mu yer sevmediği oldu mu sofradan kalkarmış.

Yine bir akşam annesi balık kızartmış. Balığı sevmediği için başım ağrıyor deyip sofradan kalkmış. 10-15 dakika sonra uyumuş. Esra ve Balık serüvenlerine başlamışlar. İkisi kütüphaneye gitmişler. Balık içeri girmiş. Esra içeri adımını atamamış.

Balık:

- Gel, hadi çok güzel kitaplar var.

- Giremiyorum.

- Neden?

- Bilemiyorum.

Balık söze başlamış.

- Buraya sadece balık yiyenler girer,demiş.

Kız balığa sinirlenmiş. Ne olduysa o zaman başlar. Sanki bir sihirli değnek onu yeşilliklerin arasına götürmüş. Esra orada cildi güzel bir kız görmüş.

Esra: “Senin cildin neden bu kadar güzel?”

Kız: “Ben ıspanak çok severim”

Esra burun bükmüş. Yine aynı şey olmuş Esra eline aldığı anahtarı kapıya sokmuş. Kendini okulda sınavda bulmuş. Tahtayı zor gördüğü ve soruları yanlış yazdığı için sınavdan kötü not almış. Son ders zili çalmış. Esra ağlayarak evinin yolunu tutmuş. Yolda balıkla karşılaşmış.

Balık:Niye ağlıyorsun Esra? diye sormuş.

Esra:Seni neden ilgilendiriyor ?

Balık: Esra kendi kendine bir düşün beni ilgilendirdiğini o zaman anlayacaksın.

Esra yürüye yürüye trafik ışıklarına gelmiş. Yeşil ışık yanınca karşıya geçmek istemiş. Kendini birden çok büyük kapının yanında bulmuş. Kapıyı açmak istemiş. Boyu süt içmediği için kısaymış. Yanına bir peri gelmiş. “Senin bu kapıdan geçmen için yanına bir tabak sütlü kurabiye veriyorum.”demiş. peri. Yanına bir tabak kurabiye gelmiş Kurabiyelerden birini yemiş. Boyu uzamış. Sonra diğer kurabiyeleri cebine koymuş.

Peri:”Koyu renkli kurabiyeler büyütür. Açık renkli kurabiyeler küçültür” deyip oradan kaybolmuş.

Esra ayaklarının ucunda anahtar görmüş. Onu almış kapının deliğine sokmuş. Kapı açılmış. Kendini dev sebze ve meyvelerin arasında bulmuş. Sebze ve meyveler arasında yürümüş. Önüne küçük bir kapı açılmış. Büyük olduğu için kapıdan geçemezmiş Yanında açık ve koyu renkli kurabiyeler olduğu için açık renkli kurabiyeleri yiyip küçülmüş. Kapının yanında balık varmış Balık üstünde dev bir levha varmış. Üstünde “Bu balığı yiyen kapıdan geçer” demiş. Kız balığı yemiş. Gözlerine parlaklık gelmiş. İçeride peri görmüş. Peri Esra’yı balık yediği için ödüllendirmiş. Esra çok sevinmiş. Esra yiyeceklerle dost olmuş. Hayatının geri kalan kısmını mutlu geçirmiş. Esra ermiş muradına darısı dinleyenlerin başına..

Tilki ve Keklik
Bir tilki av için dolaşırken bir keklik görür ve karşısına geçip durur. Kekliği hayranlıkla seyre dalar. Tilkinin bu halini gören keklik:

- Hey can dostu , ne gördün de böyle hayran bakarsın? Der. Tilki:

- Ey güzeller şahı, şu senin şehla gözlerine yandım ve yaman bakışlarına kandım. , Çok güzelsin. Allah güzelliğini bağışlasın. Acaba gözlerini yumunca da böyle açık olduğu gibi güzel ve tatlı mısın? Lütfedip bir defa da öyle görünerek bir an da öyle seyrettirseniz. Keklik:

- N’olacak! Deyip gafletle gözlerini yumar. Tilkinin, gözlerini seyredeceğini umar. Tilkinin maksadı onu avlamaktı, hemen şahin gibi sıçrayıp kekliği kavrar.

Keklik neye uğradığını anlar. Sabredip bir kurtuluş yolu düşünmeye başlar. Tilkiye:

- Ey bilgili avcı ve sihirli oyuncu! Sana yüzlerce aferin ve binlerce övgü. Bravo! Haberin olsun ki, ben şahlar lokması ve padişahlar yemeğiyim. Fakat Hak Teala beni sana kısmet etti. Evvela bu bu nimete şükret. Sonra iştahla ve huzurla ye, der. Tilki:

- Evet, doğru olanı budur, deyip şükretmek için ağzını açar. Keklik hemen tilkinin ağzından kurtulup uçar. Tilkinin keyfi kaçıp:

- Lanet olsun , nimeti yemeden şükredene! der. Keklik de:

- Lanet olsun, uykusu gelmeden yumana! diye karşılık verir.

Üç Arkadaşın Hazinesi
Bugün seni özledim sevgili aynacık. Hemen akşam olsun istedim. Çünkü benim için hazırladığın güzel masalları özlemiştim. Çağırdım çağırdım, gelmedin. Söyler misin, masallar hep gece olunca mı okunmalı?
Ve aynacık ay gökyüzüne çıkar-çıkmaz, soluğu padişah kızı’nın yanında almış. Masalı anlatmaya başlamadan önce ona şunları söylemiş: Masallar gecenin karanlığında yaşar. Hem uyumadan önce anlatılsın ki güzel rüyalar göresin. Haydi şimdi dinlemeye başla…
Baratis adındaki bir ülkede kış mevsimi çok uzun geçermiş. Öyle soğuk olurmuş ki; ilkbahar hiç gelmeyecek sanılırmış. Artık insanlar soğuk gecelerden sıkılırlarmış. Dua ederlermiş. Sıcak günlerin gelmesini isterlermiş.
Bahar gelir-gelmez de insanlar kendilerini sokağa atarlarmış. Kırlarda gezintiye çıkarlar, çiçek toplarlarmış. Çocuklar bütün kış boyunca dışarıda oynayamadıkları oyunların tadını doya doya çıkarırlarmış.
Kışın donan nehirler, gürül gürül akmaya başlarmış. Boyunlarını büken ağaçlar gökyüzüne doğru uzanırlarmış. Yani ilkbahar tüm güzelliğiyle gelirmiş insanların arasına.
İşte bu ülkede uzun kış mevsiminin ardından bu güzel baharlardan birisi çıkagelmiş. Çoluk-çocuk insanlar kendilerini sokaklara atmışlar. Bu insanlar arasında üç tane can-ciğer arkadaş varmış. Bunlar da tabîatın tadını çıkarmak için yemyeşil dağlara tırmanmaya başlamışlar. Konuşa konuşa yürüyorlar, ağır ağır ormanın derinliklerine dalıyorlarmış.
Bir süre sonra yorgunluk hisseden bu üç arkadaş kocaman bir çam ağacının gölgesine oturmuşlar. Az ileride usulca akan bir derenin şırıltısını duyuyorlarmış. Bahar yeli yaprakları hafif hafif sarsıyormuş.
Bu üç arkadaş sohbet ederken, birisinin eline çiviye benzer bir şey batmış. Elini kanatan şeyi merak eden adam toprağı sıvazlarken birden demir bir kapak yerinden oynamış İyice meraklanan adam kapağın altında ne olduğunu öğrenmek istemiş ve kapağı kaldırmış. Bir de ne görsünler, içeriye doğru uzanan karanlık mı karanlık daracık bir yol çıkmış ortaya. Önce ürkmüşler karanlıktan. İçeri girmekten çekinmişler. Fakat bir cesaret gelivermiş üzerlerine başlamışlar yürümeye.
Yirmi adım ancak yürümüşler, birden karşılarına üç adam boyunda bir kapı çıkmış. Korkarak itmişler kapıyı. Bu kapı, büyük bir odaya açılıyormuş. Üç arkadaş hayretler içinde kalmışlar. Sanki odanın içinde güneşten bir parça varmış. Parıl parıl parlıyormuş oda. Çil çil altınlar, küme küme duruyorlarmış yerlerde. Yakutlar, elmaslar, inciler…
Çılgına dönen adamlar mücevherlerin içine atmışlar kendilerini. “Zengin olduk, zengin olduk” diye bağırıyorlarmış. Bir süre sonra yorulmuşlar ve bir köşeye oturmuşlar. Birisi;
— Bu mücevherleri nasıl taşıyacağız, diye sormuş.
Diğeri ibir fikir atmış ortaya:
— Ben şehre gideyim. Siz burada bekleyin. Atları alıp hemen dönerim. Sonra da hep beraber yola koyuluruz.
Bu fikir kabul edilmiş. İkisi beklemeye başlamışlar, üçüncüsü şehre doğru yola çıkmış. Giderken aklına öyle kötü düşünceler girmiş ki; arkadaşlarını öldürmeye karar vermiş. Şöyle düşünmüş:
— Neden o kadar parayı üçe böleyim ki? Paranın tamamı benim olabilir.
Bu düşünceden bir türlü vazgeçemiyormuş. Eve varınca karısına;
— Artık çok zengin olacağız, demiş. Hemen tencereler dolusu yemek hazırla. Arkadaşlarım acıkmıştır. Onlara götüreceğim. Ben çarşıya gidiyorum, almam gerekenler var.
Adam evden çıkmış, tanıdığı ne kadar kişi varsa bir bir ziyaret etmiş. Atlarını bir süre için ödünç almış. Eve dönerken kuvvetli bir zehir satın almayı da unutmamış. Heyecanla eve gelmiş, karısının yemekleri hazırladığını görünce daha bir heyecan kaplamış yüreğini.
Karısı görmeden cebindeki zehirli çıkarmış, yemeklere koyup bir güzel karıştırmış. Daha fazla zaman kaybetmeden yemekleri yanına almış ve atlarla yola çıkmış. Giderken de düşüncelere dalmış:
— Şimdi arkadaşlarım ne çok meraklanmışlardır. Pek de acıkmışlardır. Kim bilir nasıl da yiyecekler bu lezzetli yemekleri. Ben de onları seyredeceğim. Yaşasın hazinenin tamamı benim olacak. İkisini de öldüreceğim.
Fakat hazinenin yanında kalan iki arkadaşı da boş durmamışlar. Onların da akıllarında kötü düşünceler gezinmekteymiş. Aralarında şöyle konuşmuşlar:
— Gelir-gelmez onu öldürmeliyiz. Neden hazineyi üçe bölelim ki? İkiye böleriz daha çok paramız olur.
Heyecanla bekliyorlarmış. Biri kapının sağ köşesine, diğeri kapının sol köşesine yerleşmiş. Saatler geçmiş aradan ve nihayet atların nal seslerini duymuşlar. Adam da arkadaşlarına seslene seslene geliyormuş:
— Ben geldim. Güzel güzel yemekler getirdim size.
İçeriden sevinç çığlıkları yükselmiş, fakat yerlerinden kımıldamamışlar:
— Hoş geldin, sevgili dostumuz. Gözümüz yollarda kaldı. Nerelerdeydin? Bizi merakta bırakman hiç doğru değil.
Adam yavaş yavaş odaya doğru yürümüş. Tam kapının ağzına gelmiş ki; ikisi birden adamın üzerine atlamışlar. Bir çırpıda öldürüvermişler arkadaşlarını. Hiç de üzülmemişler bunu yaptıkları için. Güle-oynaya yemekleri önlerine çekmişler. Başlamışlar afiyetle yemeye. Fakat pek kısa bir aradan sonra zehir etkisini göstermiş. İkisi de ne olduğunu anlayamadan son nefeslerini vermişler.
Böylece hazineye üçü de sahibi olamamış. Açgözlülükleri yüzünden hazinenin tamamını kaybetmişler. Paylaşmanın ne kadar güzel, insanları sevmenin ne kadar yüce bir duygu olduğunu hiçbir zaman öğrenemedikleri için canlarından olmuşlar. Bu hayatta paradan güzel öyle çok şey var ki…

Çoban ve Kral
Bir kral, çayırları kaplayan bir sürü görür. Çobanın akıllı bakımıyla iyi otlayan, sağlam ve her yıl gelir sağlayan koyunlarla dolu… Hoşuna gider kralın, bu becerikli çoban… “Sen” der, “insanları da yönetirsin… Kuzuları bırak burada…. Gel insanların başına,baş yargıç yapıyorum seni… İşte bizim çoban sarayda adalet terazisi de yanında… Oysa, tüm gördüğü hayatı boyunca,bir keşiş sürüsü, köpekler, kurtlar ve hepsi bu kadar… Sağduyusu var ya, gerisi de sonradan gelir … Kısacası, çoban yeni işini iyi becerir.

Komşusu keşiş koşar gider yanına, Aman” der; “Bir düş mü bu gördüklerim . Sen, seçkin biri!… Sen, büyükler arasında!… Ama krallardan sakın, iyilikler kaygandır, aldatabilir ve en kötüsü pahalıya patlar sana…. Böyle yanlışların sonunda çok büyük dertler getirir başına… Bunları bilmediğinden ötürü, çekici geliyor saray sana, dostum, çok dikkatli davran.”

Çoban güler, kesiş devam eder: “Bak, saray seni şimdiden sersemletmiş, masaldaki kör adama benzetmiş:

Yolda giderken körün eline değer, Soğuktan donmuş bir yılan… Körde onu değnek sanarak alır; Kendininki kuşağından düşmüş meğer!… Kör, Rabbine şükürler eder… Bir yenisini buldum diye….Sokaktan geçenlerden biri bağırır :

- “Onu ne tutuyorsun elinde!.. Çabuk o kötü, sinsi hayvanı at… Fırlat elindeki yılanı fırlat!”

“Bu değnek!” der kör adam….”Yılandır diyorum sana!” der diğeri … “Yalan söylemekten ne çıkarım olabilir?… Bu hazineyi saklayacak mısın?”… “Niçin saklamayayım?… Değneğimi yitirmiştim, buldum yenisini… Kıskanıyorsun kuşkusuz beni.”

Kör, inanmaz söylenenlere… Bu yüzden de hayatını kaybeder … Ölüp gider:

Çünkü kendine gelen yılan, efendisini sokar kolundan…Sana gelince:

Önceden söylemek isterim ki, başına daha kötü şeyler gelecek.

“Ölümden başka ne olur ki?” der bizimki, Keşiş:

- “Bin bir iğrenç şey” der uzağı görerek…Dediği de çıkar, yanılmaz…Kötü saray adamları, türlü dolambaçlı yollarla, kuşku uyandırırlar… Kralda yargıcın iyi niyeti ve değeri hakkında… Hileli oyunlara da başvurarak, ceza verdiği adamları ayaklandırırlar,

- “Sırtımızdan geçinip köşkler, saraylar yaptı bu yargıç kendine” derler. Kral, denetlemek ister bu büyük zenginliği:

Görür sonunda yargıcın yoksulluğunu : Ve anlar söylenenlerin dedikodu olduğunu… Bu kez, “Paralarını” derler, Değerli taşlara yatırdı, koca bir çantası var, dolu içi… On sürgüyle kilitli”

Yargıç, kendi eliyle açar çantasını, Şaşkına döner yalan makineleri. Lime lime eşyalar çıkar ortaya: Bir çoban gocuğu ve takke, Bir değnek, bir heybe ve yanılmıyorsam, bir de kaval…

- “Tatlı hazinelerim” der adam, candan dostlarım,kıskançlık ve yalan giremez aramıza.Bu zengin saraydan birlikte ayrılalım, bir düşten çıkar gibi”

Kralım, bağışlayın bu konuşmamı; tırmanırken tepeye, düşeceğimi bilmez değildim, çok hoşuma gitti, geri dönemedim. Ama söyleyin bana:

Bu kadarcık yükselme tutkusu çok mudur bir insana?

Sirk
Küçükken bir gün, sirke bilet almak için babamla birlikte sırada bekliyorduk.

Sonunda bilet gişesi ile aramızda yalnızca bir aile kalmıştı. Hepsi de 12 yaşından küçük sekiz çocukları vardı. Çok paraları olmadığı belliydi. Giysileri eski ama temizdi ve çok uslulardı.

İkişer ikişer el ele tutuşmuş, anne babalarının arkasında sırada bekliyorlardı. O gece görecekleri palyaçolar, filler ve diğer şeyler hakkında heyecan içinde konuşuyorlardı. Hayatlarında ilk kez sirke gideceklerini anladım. Bu, onların kısa yaşamlarındaki en önemli olaylardan biri olacaktı.

Sıranın başında anne ve baba kendileriyle gurur duyuyorlardı, kadın eşine, ” Sen benim parlak zırhlı şövalyemsin” der gibi bakıyor, adam da “Sen her şeye lâyıksın” der gibi, gülümsüyordu.

Biletçi kadın, adama kaç bilet istediğini sordu. Adam gururla “Sekiz çocuk iki büyük lütfen,” dedi.

Biletçi biletlerin fiyatını söyleyince, kadın adamın elini bıraktı, başını önüne eğdi. Adamın da dudakları titremeye başlamıştı.

Biletçiye biraz yaklaşıp sordu: ” Ne kadar dediniz?”

Biletçi fiyatı yineledi.

Adamın o kadar parası yoktu. Çocuklarına dönüp onlara sirke götürecek kadar parası olmadığını nasıl söyleyebilirdi?

Olanları gören babam, cebinden 20 dolarlık bir banknot çıkardı ve parayı yere attı. Aslında hiç zengin sayılmazdık. Neyse, sonra babam eğildi, parayı aldı, adamın omzuna dokundu ve:

“Affedersiniz, bu sizden düştü” dedi.

Adam olanları anladı. Yardım dilenmiyordu, ama parayı ümitsiz, acı ve utanç verici bu koşullar altında kabul etti. Babamın gözlerinin içine baktı, elini iki elinin arasına aldı ve hafifçe sıktı.

Yanağından bir damla gözyaşı süzülürken, ” Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim. Bana ve aileme dünyaları verdiniz,” dedi.

Babamla birlikte arabaya dönüp evimize gittik. O gece sirke gidemedik, ama bunun hiç önemi yoktu.

Terlik
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde deve tellal pire berberken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, birbirine bir elmanın iki yarısı kadar benzeyen iki kardeş varmış. İkizlermiş; boyları pozları, kaşları gözleri aynıymış ama huyları birbirinden çok farklıymış. İkiz Bir bağırarak konuşur, İkiz İki’nin sesi yumuşacıkmış. İkiz Bir vurup kırmayı severmiş, İkiz İki sevmeyi okşamayı. İkiz Bir gönül almayı bilmez, İkiz İki tatlı diliyle yılanı deliğinden çıkarırmış.

Bir gün bayıra çıkmışlar oynamaya. Hoplamışlar, sıçramışlar, uçan kuşların ardından koşmuşlar, rengarenk çiçeklerin arasında coşmuşlar, sonunda yorulup yaşlı bir çınar ağacının koyu gölgesine uzanmışlar. İkisinin de, yüzlerine vuran tatlı bir rüzgarla içleri geçmiş, hafifçe kestirmeye başlamışlar ki, çıngır çıngır bir ses gelmiş uzaklardan, tatlı rüzgarla kulaklara taşınan. Önce İkiz İki duymuş bu sesi, hafifçe doğrultmuş ensesini, iki dirseği üzerinde taşırken kendisini, bakmış bir at arabası geliyor. İki yağız at, yanından yöresinden renkli renkli bir şeylerin sarktığı tahta arabayı çekiyor,çıngır çıngır sesler gelmeye devam ediyor, ama arabayı kimsecikler kullanmıyormuş.

İkiz İki’nin ilgisini çekmiş bu durum. Ayağa kalkmış hevesle, elini siper ederek gözlerine, izlemeye başlamış.Araba, bayırı hiç zorluk çekmeden çıkıyormuş. İkiz İki daha fazla dayanamamış, arabaya yaklaşmış. Bakmış, sahipsiz arabadan sarkan renkli şeyler, rengarenk çeşit çeşit terlikler. Çok hoşuna gitmiş ama sadece seyretmiş, arabaya binmemiş, terlikleri ellememiş. Sadece atlara bakmış, başlarını okşamış, cebinde kalmış son iki şekeri onların ağzına atmış. Tam dönüp kardeşinin yanına gidecekmiş ki, bir ses:

“-İstediğin terliği alabilirsin” demiş. Çocuk neye uğradığını şaşırmış, korkulu gözlerle bakmış etrafına.”Korkma” demiş ses bu kez “çık arabaya , bak bütün terliklere, seç istediğini.”

İkiz İki, dinlemiş sesin dediğini, teker teker bakmaya başlamış terliklere. terliklerden birini almış eline, küçük renkli kelebekler uçuşuyormuş üzerinde. Uçuyor uçuyor konuyor, terliği hiç terk etmiyorlarmış. Bir diğerini almış geçirmiş ayağına, bir ileri bir geri yürümüş. Yürüdükçe anlatılmaz güzellikte melodiler gelmiş terlikten. O da çok hoşuna gitmiş ama onu da yerine koymuş. Sonra bir başka terlik beğenmiş. Bu, sıradan görünüşlü rahat bir terliğe benziyormuş. Onu ayağına geçirmesiyle birlikte, ayağı yerden kesilmiş İkiz İki’nin ve uçmaya başlamış gökyüzünde. Ayakta bir iki sendelemiş önce, sonra keyfine varmış uçmanın. Tıpkı karda kızakla kayar gibi çömelmiş ayaklarının üstüne, daha bir hızlanmış, rüzgarla uçuşmuş saçları. Yaşadığı yerleri seyretmeye başlamış terliklerin üstünden. Bir hızlı bir yavaş, bir yüksek bir alçak derken zamanın nasıl geçtiğini anlamamış. Sonra bakmış geç kalıyor, güneş giderek eğiliyor, kardeşinin olduğu bayıra çevirmiş terliğinin burnunu, sonra bağırmış boşluğa;

“-Yelkenler fora”.

Kısa sürede İkiz Bir’in yanına gelmiş, rüzgar gibi burnunun üstünden geçmiş. Bu rüzgarla bir an nefes alamayan İkiz bir, telaşla gözlerini açmış, derin derin bir iki nefes almış, sonra kardeşi gökyüzünde öyle uçarken gözüne çarpmış. Öyle şaşırmış ki, seslenmiş yerden:

“-Ne yapıyorsun, bunu nasıl beceriyorsun?”

İkiz İki;

“-Sen de bir terlik giy.” demiş ve at arabasını işaret etmiş. İkiz Bir koşarak gitmiş arabanın yanına, bakmış araba sahipsiz, etrafa şöyle bir göz gezdirmiş, sonra atın kuyruğunu çekmiş, huylanıp da sinirlenince at, keyifli bir kahkaha atıvermiş. Neyse ki daha fazla ilgilenmemiş atla, kendini atıvermiş arabanın arkasına. Onun bu ölçüsüz hareketleri, sallamış arabayı bir ileri bir geri.Bakmış tahta arabanın sallanması çok zevkli, tıpkı tahtadan bir beşik gibi, daha hızlı sallamış arabayı, yine huylandırmış tahta arabanın atlarını. sonra sallanmaktan bıkmış. Sıra sıra sallanan terliklere gelişigüzel vurmuş, terliklerin düzeninin bozulmasından hoşnut olmuş. Derken eline geçen bütün terlikleri birer ikişer ayağına geçirmeye başlamış. Kimi olmuş, kimi olmamış ama hiç biri onu uçurmamış. Bakmış bu terlikler sıradan şeyler, giyip çıkarıp oraya buraya atmaya başlamış.Bu sırada İkiz İki, İkiz Bir’i merak edip uçan terliğinin üstünde ikizinin yanına gelmiş.

“-Hadi acele et, ne duruyorsun” diye seslenmiş. İkiz Bir daha da sinirlenmiş.Arabanın içini darmaduman etmiş.Bir yandan da;

“-Olmuyor, hiç biri beni uçurmuyor.” diye bağırıyormuş.Böyle bir süre kendi kendine bağırmış çağırmış İkiz Bir, sonra birden bir ses duymuş:

“-Sen böyle davranmaya devam ettikçe, çevrendeki hiç kimseye hiç bir şeye özen göstermedikçe…” demiş ses ve şöyle bir sallanmış araba, bütün terlikler bir el gibi bir olup tutuvermişler ensesinden İkiz Bir’i, atıvermişler arabadan İkiz İki’nin ikizi için üzülen bakışlarına aldırmadan, bayır aşağı yuvarlanıvermiş oğlan, neye uğradığını anlamadan.

Gökten üç elma düştü biri bana, biri sana, biri de uçan terlikleri olan at arabalarına

Teşekkürler Yavrum
Sevgili çocuğum, seni uyurken seyretmek, nefes alışını duymak için sessizce odana girdim. Gözlerin kapalı,huzur içindesin. Sarı buklelerin melek yüzünü çerçeveliyor.

Bir kaç dakika önce çalışma odamda çalışırken birdenbire içimin sıkıldığını fark ettim. Dikkatimi işime veremedim ve bu yüzden sessizce seninle konuşmak üzere odana geldim.

Bu sabah, yavaş giyindiğin için sabırsızlanıp, sana söylendim. Yemek fişini kaybettiğin için seni azarladım ve kahvaltı ederken gömleğine süt döktüğün için sana sert sert baktım.

- “Yine mi?” dedim, içimi çekerek ve başımı kızgınlıkla iki yana salladım. Sense bana bakıp, tatlı tatlı gülümsedin ve bana;

- “Hoş çakal, anneciğim!” dedin.

Öğleden sonra, sen odanda oynayıp,yatağına dizdiğin oyuncaklarına bağıra çağıra şarkı söylerken, ben telefon konuşmalarımı yapıyordum. Sana sessiz olmanı işaret ettim, sonra yine bir saat kadar telefonda konuştum.

Daha sonra bir asker gibi sana emir verdim,

- “Oyalanıp durma, çabuk ödevini yap!” Bana;

- “Peki, anneciğim.” dedin ve hemen çalışmaya koyuldun. Sonra da odandan hiçbir ses gelmedi.

Akşam ben masamın başında çalışırken, korkarak yanıma geldin ve bana umutla,

- “Anneciğim, bu gece kitap okuyacak mıyız?” diye sordun. Sana kesin bir dille,

- “Bu gece olmaz.” dedim, “Odan hâlâ karmakarışık! Sana kaç kez anımsatacağım odanı toplamanı !”

Başın önünde, odana gittin. Çok geçmeden geri geldin ve kapının yanından bana bakınca, “Şimdi ne istiyorsun?” diye sordum aksi bir ses tonuyla.

Hiçbir şey söylemedin. Yanıma geldin, boynuma sarıldın ve beni öpüp,

- “İyi geceler, anneciğim. Seni seviyorum!” dedin. Sonra da aceleyle odana gittin.

Daha sonra, duyduğum vicdan azabı nedeniyle, boş boş masama bakarak uzun bir süre oturdum. Acaba neden böyle davrandım, diye düşündüm. Beni kızdıracak hiçbir şey yapmamıştın. Sadece büyümeye ve öğrenmeye çalışan bir çocuk gibi davranmıştın. Bugün yetişkinlerin sorumluluklarla dolu dünyasında kendimi kaybettim ve sana harcayacak enerjim kalmadı.

Bugün sen benim öğretmenim oldun, beni öpmeyi, bana iyi geceler dilemeyi unutmadın ve üstelik ruh halimin iyi olmadığını fark edip, parmaklarının ucunda gezindin.

Şimdi seni uyurken seyrediyorum ve bugünü yeni baştan yaşamak istiyorum. Yarın, ben de sana, bugün senin bana gösterdiğin anlayışı göstereceğim, böylelikle belki gerçek bir anne olabilirim.

Uyandığında sana sıcacık gülümseyip, okuldan geldiğinde sana moral vereceğim ve yatmadan sana kitap okuyacağım. Sen gülünce gülüp, sen ağlayınca ağlayacağım.

Kendime daha büyümediğini, bir çocuk olduğunu ve senin annen olmaktan mutluluk duyduğumu anımsatacağım.

Bugün senin anlayışlı davranışın bana çok dokundu ve bu yüzden gecenin bu saatinde sana teşekkür etmeye geldim, çocuğum, öğretmenim, arkadaşım olduğun ve bana gösterdiğin sevgi için…

Çoban ve Kurt
Dağlardaki koyun sürülerinden birine aç bir kurt dadanmış. Çoban ne yapsa ne etse bu kurtla başa çıkamayacağını anlayınca sonunda çareyi bir çoban köpeği edinmekte bulmuş.

Çoban köpeği gerçekten de kurda karşı yaman direniyormuş. Ama koyunların sayısı çok olduğundan kurt, bir o yandan bir bu yandan sürüye yaklaşıyor ve çoban köpeğinin bütün dikkatine rağmen sürüden koyun çalmayı beceriyormuş.Köpeğin canına tak etmiş kurdun oyunları. Uyuyamaz, dinlenemez olmuş. Sahibine karşı yüzünü kara çıkarmak da istemiyormuş.Sonunda köpek dayanamamış ve kurdu ininde bir gün ziyaret etmiş:

“Kurt kardeş” demiş. “Tamam, seni anlıyorum, senin de karnın acıkıyor ve sana yiyecek veren bir sahibin de olmadığından bir yerden yiyecek bir şeyler bulmak zorundasın.Ama sana bu yakışır mı? Kocaman kurtsun, kendinden küçüklerle uğraşıyorsun. Onları tuzağa düşürüyor, yakaladığını çalıp götürüyorsun. Oysa senin gibi böyle güçlü kuvvetli bir hayvan hep kendi gibi büyüklerle boy ölçüşmeli! Aslanla, kaplanla savaşmalı!

Masum koyunları ve körpe kuzuları değil, yaban öküzlerini, zebraları avlamalı”.

“Benim sevgili arkadaşım” demiş kurt., “Biz senle uzaktan kuzen sayılırız. Ama dünyalarımız farklı. Sen kendinden güçlü birinin hizmetine girmiş ve bütün dünyayı onun gözünden görür olmuşsun.

Ben ise bağımsız yaşarım. Hayatımı sürdürmek için önüme çıkan bütün fırsatları değerlendiririm.

Avımı yakalarken de ayırım yapmam. Hangisi kolaysa onu avlarım. Ancak böyle yaşayabilirim.

Benim dostum düşmanım bellidir. Koyunlar, benim can düşmanları olduğumu iyi bilirler. Ama senin sahibin ne yapıyor? Onların dostu gibi görünüyor. Onları koruyor, hatta sen gibi akılsız kuzenlerimi de yanında çalıştırıyor. Ama ne için, sana sorarım?

O koyunları canı istediğinde kesip yiyebilmek için! Ya da yemeleri için başkalarına satmak için! Gördün mü ya!

Şimdi hangimiz daha dürüstüz? Ben aç kalınca, saklamadan gizlemeden gider bir tane yakalarım. Senin sahibin ise binlerce koyunu kesip yer.

O nedenle ben haklıyım. “Bilinen düşman, dost görünen gizli düşmandan daha hayırlıdır!”

Çoban köpeğinin aklı karışmış bu sözleri duyunca. Gerçekten de kurt kendi açısından haklıymış.

Düştüğü Gibi Öldü
Bir mecliste aşıdan ve bu sayede çocukların ölümden kurtulduğundan söz edilir. Ahmağın biri :

“Adam sen de. Ben bir çocuk biliyorum ki aşılandığının ikinci günü öldü!” der.

“Nasıl?” diye sorarlar. Ahmak şu cevabı verir:

“Aşılandıktan bir gün sonra bir ağaca çıkmıştı. Düştüğü gibi öldü!

Kurbağa
İki kurbağa bir krema tenekesine düşmüş. Tenekenin kenarları parlak ve keskindi. “Eyvah, ne yapacağız? Çevreden hiç yardım gelmiyor, burada ölmeye mahkumuz. Elveda dostum! Elveda kötü dünya!” dedi birinci kurbağa ve ağlaya ağlaya boğuldu.

Ama ikincisi daha güçlüydü. Kremalı yüzünü ve gözlerini sildi. “En azından bir süre yüzeceğim” dedi. Bir iki saat çırpındı ve yüzdü, bir kez bile yakınmak için durmadı. Ama çırpındı ve yüzdü ve yüzdü ve çırpındı, sonra oluşan margarinin üzerinden dışarı sıçradı.

Her zaman sabırla ve azimle çalışan mutlu sonuca ulaşır. Fakat daha işin başında pes eden ise birinci kurbağa gibi ya başarısız olur yada ölür…

Güzel At ile Padişah
Padişahın yakınlarından bir beyin çok güzel bir atı vardı. Bir gün o ata binip padişahın alayına katıldı. Padişahın gözü, ansızın o ata takıldı. Böyle bir at kendi sürüsünde yoktu. Atın çalımı, rengi padişahın gözünü aldı, attan gözünü ayıramıyordu. Çevikliği, güzelliğiyle beraber atta padişahı çeken bir şey vardı. Önce önemsemek istemedi ama, gönlü atı istiyordu.

Padişah geziden dönünce, vezirine durumu açtı. Yolda bir at gördüğünü, derhal gidip o atı, sahibinden alıp, getirmelerini emretti.

Padişahın adamları, hızla atın sahibi beyin yanına geldiler. Padişahın atı çok beğendiğini, ne fiyat isterse hemen vereceklerini bildirdiler. Bey, beyninden vurulmuşa döndü. O güzelim, canı gibi sevdiği atını padişah istiyordu ha! Ne yapacağını, ne söyleyeceğini şaşırdı. Padişahın adamlarını oyalamak için onlara yemek ikram etti. Onlar yemeklerini yerken İmadülmülk aklına geldi. Hemen durumu ona danışmalı, ondan akıl almalıydı. Çünkü o, zamanın en bilgini, en akıllısı, en güzel ahlaklısıydı. Kaç kere vezirliği bırakıp, ibadet için uzlete çekilmişse de padişah ona yalvararak izin vermemişti.

Atın sahibi üzüntülü bir halde İmadülmülk’ün yanına koştu.

- Ey benim en büyük yardımcım! Yardımına ihtiyacım var.Padişah benim her şeyden daha çok sevdiğim atımı istemiş. Onu alırsa ben yaşayamam. Her şeye dayanırım da atımın elimden alınmasına dayanamam. Bey hem söylüyor, hem ağlıyordu. İmadülmülk, beyin bu halini görünce gözleri yaşardı. Ona yardım etmeye karar verdi. Doğru padişahın huzuruna gitti. Bir taraftan Cenab-ı Allah’a:

- “Ya Rabbi! Genç bey padişaha karşı gelmekte hata ediyor ama Sen yine de ona yardımcısı ol.” diye yakarıyor, inşallah atını padişah almaz diye dua ediyordu.

O sırada seyisler, beyin o güzel atını padişahın yanına getirdiler. İmadülmülk gerçekten de eşine nadir rastlanan bir at diye düşündü.

Padişah, bir müddet ata hayran hayran baktı, yüzünü İmadülmülk’e döndü.

- “Ey büyük insan! Güzel bir at değil mi? Sanki yeryüzünden değil de, cennetten gelmiş.” dedi.

İmadülmülk:

- “Padişahım! Ata gönlünü öyle kaptırmışsın ki, hatalarını göremiyorsun. İyice bir bak bakalım. Aslında çok güzel, çok çevik bir at ama bedenine göre başı kusurlu. Başı adeta öküz başına benziyor.

Padişah fikirlerine her zaman hürmet ettiği İmadülmülk’den bu sözleri duyunca at, gözünden düştü. Padişah:

- “Doğru söyledin! Artık eskisi gibi güzel göremiyorum. Bunu sahibine geri verin” dedi.

Padişah, at hakkındaki bu yermeyi bir kerecik duymakla gönlü attan soğudu. Kendi gözünü ve aklını bıraktı, İmadülmülk’ün sözünü kabul etti.

Maymun Peri
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel ülkelerden birinde, bir padişah yaşarmış üç erkek evladıyla birlikte. Evlatları büyümüş, yakışıklı birer delikanlı olmuş yıllar geçince. Derken, padişah oğullarının mürüvvetini görmek istemiş:

“-Hadi evlatlar, buyrun evlenin” demiş. Demiş de, üç delikanlı, evlenecek kız görememiş çevrelerinde.

“-Hani padişah babamız, kısmetimiz nerede?” diye sormuşlar, evlenecek kimsecikler bulamayacakları endişesiyle. Padişah bu, bütün düğümleri çözmek onun görevi. Düşünmüş nerede, nasıl bulabilir evlatlarının kısmetini. Sonunda karar vermiş, üçünü de çağırtmış yanına. Birer ok ile yay uzatmış onlara:

“-Atın bu okları. Okunuz kimin avlusuna düşerse, size o adamın kızını alacağım” demiş. Delikanlılar arasında bir heyecan rüzgarı esmiş. Ama delikanlı değiller mi? Yayı gererken elleri titrer mi?…Titrememiş tabii.

İlk atışı büyük oğlan yapmış. Oku bir atmış, pir atmış. Ok gitmiş gitmiş, vezirin evinin avlusuna düşmüş.Padişah hemen vezire adamlarını göndermiş, kızını istetmiş. Vezirin kızı pek güzelmiş.Güzel olduğu kadar elinden iş de gelirmiş. Kırk gün kırk gece süren düğün dernek ile büyük oğlan ile vezirin kızı, mutlu mesut dünya evine girmiş.

Derken sıra ortanca oğlana gelmiş.Ortanca oğlan da okunu atmış. Ok yaydan bir fırlamış, kaşla göz arasında vekilin evinin avlusunu boylamış. Padişah hemen oraya da adamlarını salmış. Vekilin kızı da alınmış. Vekilin kızı da vezirin kızını aratmıyormuş hani. O kapkara ceylan bakışlı gözleri, o kapkara kıvrım kıvrım zülüfleri. Bir bakan bir daha dönüp bakar, bakışları çok can yakarmış. Kırk gün kırk gece düğün dernek,ortanca oğlan ve vekilin kızı için de yapılmış, düğünün güzelliği de dillerde yankılanmış.

Sonunda sıra küçük oğlana gelmiş. Küçük oğlan almış okunu, şöyle güzelce germiş yayını. Gerilen yayı değil, gönül teliymiş sanki.Tam bırakacak, oku, kaçıp kısmetini bulacak, güneş bulutların arasından başını uzatmış, küçük oğlanın gözünü almış. Oğlan bir an ne olduğunu anlamamış, gözleri kamaşmış, tam o sırada ok yaydan kurtulmuş, almış başını, taa ormana doğru fırlamış. Sonra ağaçların arasına düşmüş kalmış. Küçük oğlan hemen ormana koşmuş, okunu bir maymunun elinde bulmuş. Maymun bir yandan oku kemiriyor, bir yandan da küçük oğlana gülümsüyormuş.

Tam o sırada büyük ve ortanca oğlanlar gelmişler kardeşlerinin peşi sıra. Bir maymun görüverince karşılarında, gülmeye başlamışlar. Bu maymun senin kısmetin, bu maymunla evlenmek zorundasın diye, kardeşlerini maymunla evlenmek zorunda bırakmışlar. Küçük oğlan kimselere gösterememiş eşini. Ormanda maymunla birlikte yaşamaya başlamış. Ama ağabeyleri rahat durmamış:

“-Babamız evinize gelmek istiyor” diye küçük oğlanı kandırmış. Bunu duyan küçük oğlan, karısı maymunun yanına varmış:

“-Babam evimize gelmek istiyormuş, ne yapacağız?” diye dert yanmış. Maymun hiç telaşlanmamış:

“-Babana, istediğin adamlarını al ve filan dağa git de” demiş. Padişah, söylenen dağa gitmiş. Beraberinde adamlarını da getirmiş.Bir de bakmışlar dağda, her birinin atı için bir altın kazık çakılı. Yemek vakti sofra ise, kurulabilecek bütün sofralardan farklı. Yemekler altın tabaklarda, altın çatallar kaşıklar yanlarında. Böyle yemek yemek pek de keyifliymiş ya, yemek bittikten sonra da herkesin yediği tabak, atını bağladığı kazık kendine kalınca keyifler katlanmış, ağabeyler şaşırmış.

“-O zaman” demişler “babamızın, eşlerimizi de çağırmasını isteyelim. Maymun geldiğinde biraz gülelim.”

Gerçekten de çok geçmemiş, padişah oğullarını eşleriyle birlikte saraya davet etmiş. Küçük oğlanın paçaları tutuşmuş bu davet karşısında. Yine soluğu almış maymun karısının yanında:

“-Şimdi ne yapacağız, babam çağırıyor” demiş. Maymun sonunda beklediği gün geldiği için heyecanlı ama görünüşte oldukça soğukkanlı, kocasının , misafir ağırladıkları dağa çıkıp “Gülnar” diye bağırmasını istemiş. Küçük oğlan, denileni yapmış;

“-Gülnaaar” diye bağırmış. Karşısına öyle bir peri çıkmış ki, dayanamamış, bayılmış. Bir süre sonra ayılınca peri:

“-Ben senin karın Gülnar’ım” deyip postunu oğlana vermiş sonra devam etmiş: “Yıllardır bu postu çıkarmak için senin gibi bir şehzade ile evlenmeyi ve padişahın sarayına davet edilmeyi bekliyordum. Hadi gidelim. Ama bu postuma sahip ol. Onu sakın çaldırma. Çaldırırsan beni bulamazsın.” demiş.

Saraya gitmişler, Padişah’ın huzuruna gelmişler. Padişah, ağabey, ağabeylerinin karıları, görüverince küçük oğlanın eşsiz benzersiz karısını, düşüp bayılmışlar. Ayıldıklarında, yeyip içip eğlenmişler.

Karısının postunu sıkı sıkı saklayan küçük oğlan ile eşsiz benzersiz güzellikteki maymun perinin kırk gün kırk gece süren düğünleri yapılmış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

Gökten üç elma düştü biri bana, biri sana, biri kısmetine inananlara.

Tilki ve Kurt
Bir varmış bir yokmuş, bir çölde bir tilki varmış. Aklı fikri tilkilikte, kafasında bin bir tilkiyle dolaşırmış.Otura kalka dolaşa dolaşa, bir gün çölü bitirmiş bir bayırın kıyıcığına gelmiş.Tam adımını atmış artık bayırlı olacak, bir de bakmış karşısında kocaman bir kurt. Tilki hafifçe titremiş ama hiç bozuntuya vermemiş, olduğu yerden seslenmiş:

“-Bu çölün bittiği yerde ve bu bayırın başladığı taşın dibinde benden başka canlının olduğunu bilmiyordum. Ah sizi burada gördüğüme nasıl memnun oldum.” Tilki bakmış kurt hiç tepki göstermiyor, rahatça girmiş bayıra daha çok yaklaşmış kurda. “Gel kurt dost, dost olalım” demiş. Kurt buna da itiraz etmemiş, dost olmuşlar.Birlikte gezmeye başlamışlar.

Gezerlerken gezerlerken, içi yağ dolu bir testi bulmuşlar. Kurt atılmış:

“-Gel tilki dost, bunu yiyelim, hemen bitirelim.”

Tilki:

“-Olmaaz” demiş “yok dost, onu yalnız yemeyelim. Yağla birlikte atıştıracak, yağın tadına tat katacak bir şeyler daha arayalım. Bak o zaman bu yağı yemek nasıl keyifli olacak. Keyfimizi herkese anlattığımızda, torunlarımız bile kıskanacak”. Hoşuna gitmiş kurdun bu fikir. Yağlı testiyi olduğu yere bırakıp başka yiyecekler aramaya gitmişler. Tilki, kurt ile birlikte bir süre dolaştıktan sonra, bir bahane ile onun yanından ayrılıp doğru testinin yanında almış soluğu. Testinin yağını yalayıp kulpuna kadar getirmiş. Sonra dönmüş başka yerlere gitmiş. Döndüğünde kurt, testinin başında beklemekteymiş. Tilki, hafif endişelenmiş., kurt acaba şüphelendi mi diye, ama bakmış yalnızca avlanamamaktan dertli, içi rahatlamış; sonra sormuş, sanki hiç anlamamış:

“-Kurt dost, bir şey bulabildin mi?”

Kurt üzgün:

“-Hayır” demiş “bulamadım. Peki sen bulabildin mi?” diye merakla eklemiş. Bunun üzerine tilki:

“-Yok kurt ağa, hiçbir şey bulamadım. Yalnız Kulp Zenginler, yardım için aş dağıttılar. Karnımı orada doyurdum da geldim.” demiş.

Ertesi gün yine yiyecek aramaya çıkmışlar. Fakat tilki yine kurdun gözünü boyayıp testinin yanına dönmüş, yağı yalayıp ortasına kadar yutmuş. Bir süre sonra kurt gelip merakla sormuş:

“-Birşey bulabildin mi?”

Tilki:

“-Yok” demiş “nerdee. Ben de senin gibi bir şey bulamadım bugün de. Ama Orta Zenginler toy kurdular. Karnımı o toyda doyurup döndüm.” diye eklemiş. Kurt yine hiçbir şeyden şüphelenmemiş.

Ertesi gün yine yiyecek aramaya çıkmışlar. Tilki yine fırsatını bulup kurttan önce gelmiş, yağlı testiyi, yıkanmış gibi yalamış kenara bırakmış. Bir süre sonra kurt geldiğinde:

“-Birşey bulabildin mi?” diye hiç sıkılmadan ağzını aramış. Kurdun cevabı ise aynıymış.:

“-Ben bir şey bulamadım, ya sen ne yaptın?”

“-Ben de bir şey bulamadım. Yalnız Dip Zenginlerinin düğünü vardı. Karnımı orada doyurup geldim.” Bunun üzerine kurt, artık pes etmiş:

“-Tilki dost, yiyecek araya araya yorulduk. İyisi mi şu testideki yağı yiyelim. Eski gücümüze, kuvvetimize dönelim. Sonra yeniden av ararız.” demiş, tilkinin birşey söylemesine fırsat bile vermemiş ve testiyi alıp açmış. Bir de bakmış ki testi bomboş. Kurt çok kızmış, dönmüş tilkiye:

“-Bunu sen yedin” demiş. Ama tilki yüzsüzlük etmiş, yediğini kabul etmemiş:

“-Kurt dost, benim yememden korktuğun için sen yedin” demiş. Kurt sinirinden ne diyeceğini bilememiş, sesinin tonunu yükseltmiş:

“-Hayır ben yemedim, sen yedin. Çabuk yağı bul” diye bar bar bağırmış. Bir bağrışmadır başlamış. Kurt haklı olduğu için kızıyor, kendine yöneltilen suçlama onu çileden çıkarıyormuş. Sonunda:

“-İyi niyetimden yararlandın. Ama şimdi oyununu anladım. Testideki yağı kulpuna getirince Kulp Zenginleri aş dağıttı dedin. Ortasına getirince Orta Zenginler toy kurdu dedin. Yağı bitirince de Dip Zenginlerinin düğününden söz ettin. Böylece, aklınca bir de benimle alay ettin.” demiş. Ama tilki yaptığını kabullenmemiş. Derken güneşin altında yatıp, karınlarını güneşe vermeyi kararlaştırmışlar. Kimin karnından yağ çıkarsa, yağları o yemiş olacakmış.

Kurt kendinden emin ya boylu boyunca uzanmış. Güneşin verdiği rehavetle az sonra uyumuş kalmış. Tilki ise karnından çıkan yağları kurdun karnına bir güzel sıvamış, kaçmış. Kurt uyandığında, karnını yağ içinde bulunca, üstelik tilkinin kaçtığını anlayınca, neredeyse çıldıracakmış.

Gökten üç elma düştü. Biri bana, biri sana, biri çevresinde dönenleri anlayanlara

Uyuyan Aslanla Kabadayı Sıçan
Aslan yan gelmiş yatmış, hor hor uykuya dalmış. Sıçanın biri deliğinden çıkmış. Başlamış aslanın üzerinde oynayıp cirit atmaya. Aslan uyanmış, tedirgin tedirgin bakınmış;

- Ne oluyor üstümde diye aranıyorken kapı önünden geçen bir tilki aslanın bu durumunu görünce, hemen taşı deliğine koymuş, aslanı alaya almış:

- “Ne o aslan kardeş, sen de minicik bir sıçandan mı korktun? Ne ayıp ne ayıp? Aslanlığa bu yaraşır mı hiç? ” demiş.

Aslan burnundan solumuş:

- Sıçandan mıçandan korktuğum yok… Benimkisi sadece merak! Uyuyan koca aslanın üstünde kim, hangi kabadayı dolaşmayı göze almış? Ben asıl onu merak ettim, demiş.

(Hayatta güvenli olun, küçük, dış görünüşte önemsiz gibi gelen şeylere aldırmazlık etmeyin. Kişinin gerçek güçlülüğü çoğunlukla bu çeşit davranışlardan doğar.)

Anne Babalarla Söyleşi
* Çocuklar üzerinde yarattığını ilk izlenimleri değiştiremezsiniz

* Çocuklarınızın yapmasını istediğiniz şeyler ,sizin de yapmak istediğini şeylerdir.

* Saygı görmeyen bir çocuktan saygı, sevgi görmeyen bir çocuktan sevgi sevgi beklemeyin.

* Merakı , girişimciliği ve birey olma güdüsünü engellemeyin.Merak bilginin , girişimcilik canlılığın bireysellik ise bilgeliğin kaynağıdır.

* Çocuğu bir şeyler öğretmek için olduğu kadar , ondan bir şey öğrenmek içinde zaman harcayın.

* İçten bir sarılma , sevgiyi tüm kelimelerden daha iyi anlatır.

* Hemen hiçbir şey , göründüğü kadar önemli değildir.Kızmadan önce bir kere daha düşünün.

* Dövmek mi ?Asla yapmayın!

* Bir çocuğu asla yemek için zorlamayın, açlık bu işi sizden daha iyi yapar.

* Bir anne-babayı akıllı yapan , söyledikleri değil söylemedikleridir.

* Kurallarınız varsa , nedenleriniz de olmalı.Bu nedenleri bilmek çocuğunuzun hakkıdır.

* Çocuğunuzun arkadaşlarını, kendi arkadaşlarınız gibi sıcak karşılayın.

* Çocuğunuz , hayallerinden ya da sırlarından birisini paylaşmak istiyorsa , size ne kadar değer verdiğini anlayın ve onu dinleyin.

* Hatanızı çocuğunuza itiraf edemiyorsanız , zamanla güvenirliliğinizi kaybedersiniz.

* Kucaklar çocukların oturması için yaratılmıştır.Çocukların büyük olması kuralları değiştirmez.

* Çocuklarınıza verdiğiniz sözü mutlaka yerine getirin.

* Bir çocuğun yaşamındaki tüm riskleri kaldırırsanız , o çocuğun yaşamındaki tüm canlılığı da kaldırmış olursunuz.

* Soru sorduğunuzda cevabını mutlaka bekleyin

* Konuşan bir çocuğun sözlerini tamamlamaya çalışmayın

* Çocuğunuzla birlikte oynamak , onun için olduğu kadar sizin içinde önemlidir.

* Her gün çocuğunuza övgüye değer bir şeyler bulun.

* Çocuğunuzun dişlerini fırçalamasını istiyorsanız , dişlerinizi fırçalayın.

* Çocuğunuzun anlattıkları ile dalga geçmeyin.

* Çocuğunuza diğer yetişkinlerle ve diğer çocuklarla birlikte olmaya özendirin.

* Büyükanneler ve büyükbabalar , çocukları şımartmak için yaratılmıştır, bırakın şımartsınlar.

* Kimi zaman çocuğunuz için çok şey yapmaya çalışmak , az şey yapmaktan daha yıkıcıdır.

* Çocuğunuza değer verdiğinizi, onunla birlikte olmayı tercih ettiğinizden daha güzel bir şey anlatamaz.

* Çocuğunuz ile içten bir konuşma yapmak istiyorsanız , gözerlinizi gözlerinden ayırmayın.

* Çocuklarınızı başkalarının yanında küçük düşürmeyin.

* Sınırsız sevgiyi, sınırsız ihtimamla karıştırmayın.Kimi zaman çocukları yalnız bırakmak , daha olumlu sonuçlar doğurur.

* Çocuklara özgü saldırganlığı soğuk kanlı karşılayın.

* TV den uzak durun

* Rahat anne-babaların yetiştirdiği çocuklar, büyük olasılıkla rahat olacaktır.

* Her gece çocuğunuza iyi geceler öpücüğü verin.

* Bir çocuğun bir işe katılmasını sağlamanın en basit yolu, ondan yardım istemektir.

* Çocuğunuz size duyduğu öfke , sevginize duyduğu güvenin bir ifadesidir.

* Kaba sözler , çocuğunuzun kalbini kırmakla kalmaz , ona kaba olmayı da öğretir.

* Eğer ona bir şeyin,”onun için iyi” olduğunu söylüyorsanız , ondan hoşlanmayacağından emin olabilirsiniz.

* Çocuklarınızın evi dağıtmasına izin verin, işleri bittiğinde toplamalarını sağlayın.

* Güneşin batışını , gökkuşağını ve diğer doğa olaylarını birlikte izleyin.

* Eşinizle tartıştığınızı yalanlamayın ancak çocuğunuza aranızdaki sorunu çözdüğünüzü gösterin.

* Yersiz övgüler , gerçek övgülerin değerini azaltır.

* Çocuğunuzun büyümesini beklemeyin.Yetişkin olmanın bir avantajı yok.

* Bir ağacın var oluş nedenlerinden birisi de , insanların ona tırmana bilmesidir.

* Çocuğunuz okumayı sökse de, siz ona yüksek sesle kitap okumaya devam edin.

* Çocuklarınıza nasıl öğrenebileceklerini öğrettiyseniz , onlara hemen her şeyi öğretmişsiniz demektir.

* Çocuklarınıza , siz olmadan nasıl ayakta durabileceklerini öğrettiyseniz , onları hayata hazırlamışsınız demektir.

Fitneci Aslan
Aç aslan bir çayırdaki üç ineği gözüne kesmiş: kesmiş ya, üçünden korkmuş.

- “Ben birini parçalarken öbür ikisi bir olur, hakkımdan gelirler sonra.” Diye düşünmüş.”En iyisi,” demiş, “Bunları ben birbirlerinden ayırayım, teker teker paralayayım. Daha kolay olur benim için.”

Öyle yapmış aralarına girip fitneyi sokmuş, her birini öbüründen ayırmış. Sonra teker teker tenhada kıstırıp paralamış, yemiş.

(Birlik güçlülük verir. Bir olundu mu düşmanlar çekinir, sokulmaz. Akıllı kişi dediğin, dostlarının, akıl yoldaşlarının yanından ayrılmaz, kopmaz hiç. Güvenli olur.)

Cam Çatal
Sekiz yaşındaydım. Bir gün, babamdan anneme bir armağan almak için para istedim. Bana tam bir dolar verdi.

Hemen çıktım evden, şehre inip mağazaları dolaşmaya başladım.

Şık bir mağazaya gidip reyonlarda gezindim. Şık mağazanın nazik görevlisinin dikkatini çekmiş olmalıyım ki, yanıma gelip ne istediğimi sordu. Ona bir dolarım olduğunu ve anneme çok güzel bir armağan almak istediğimi söyledim. Bana, daha ucuz hediyelikler satan bir mağazanın adını verdi.

Tam ümidimi kesiyordum ki, bir mucize yüreğimi yerinden oynattı. Karşımda duran camekanın içinde, çok şık, cam kutusunun içinde duran camdan yapılmış minik bir çatal duruyordu. Nazik bayana çatalın fiyatını sordum.

- “Bugün sizin şanslı gününüz küçük hanım,” dedi.

- “O çatal bugün indirime girdi. Fiyatı da tam bir dolar. Bu aralar cam çatallara pek ilgi gösteren olmuyor.”

Ben vardım ya! Ertesi gün anneme armağanını verdim.

Babam merakla eğilip annemin elindeki cam kutuya baktı.

- “Ne güzel bir şey bu!” diye annem bir nida attı ve çatalı babama gösterdi,

- “Bakar mısın hem de el yapımı…”

- “Evet, el yapımı,” dedim gururla.

- “Vitrine koyabilir miyim?” diye izin istedi annem. Ben de izin verdim.

Noel geldiğinde cam çatalı kutusundan çıkarıp Noel ağacına astı annem.

Yıllar sonra, annem öldüğünde bankadaki kasasından değerli eşyalarını ve mücevherlerini almaya gittim. Kasadaki eşyalarının arasında duruyordu cam çatal, camdan kutusunun içinde. Kutuya bir de not iliştirilmişti:

- “Sen hep düşünceli, sevgi dolu bir insan oldun ve bizi hep mutlu ettin. Seni seviyorum. Annen.”

Cam bir çatal mı? İnsan cam bir çatalı neden banka kasasında saklar ki?

Annem saklamıştı, çünkü bu küçük armağan onun için çok, ama çok değerliydi. Banka kasasında saklanacak kadar değerli.

Sevgi, adına verilen en küçük armağanı kralların hazinelerinden daha değerli kılabilecek bir şeydir. Sevgi, yıllar sonra anılarınızı canlandıran kuru bir papatyaya, minik ellerle yapılmış bir resme, üzerine desenler çizilmiş bir peçeteye bile paha biçilmez değerler katar. O anılar büyükanneden, dededen, teyzeden yadigâr kalan eşyalar kadar değerli olur.

Sevginin en güzel yanlarından biri de hafızalarda sonsuza dek yaşayabilmesidir.

Emma’nın Ördekleri
1966 senesiydi. New York, senelerdir böylesine şiddetli bir kış yaşamamıştı. Üç gün aralıksız yağan kar, kampüsümüzü beyaz bir örtünün altına gömmüştü. Öğrenciler gruplaşıp, ördekler gibi, tek sıra halinde yürüyerek kendilerine yol açmaya çalışıyorlardı. B Yurdunun kız öğrencileri, kampüsteki diğer öğrenciler gibi, kara kara düşünüyorlardı.

” Kafeteryaya nasıl gideceğiz peki?” diye sordu biri.

Bir diğeri yanıtladı, ” Gitmeyeceğiz. İstesek de gidemeyiz zaten, baksana dışarı!”

Üçüncü kızın gözleri birden parlayıverdi, ” Emma başarabilir ama!”

Homurtular cıvıltıya döndü, kızlar birden neşelenivermişlerdi.

- ” Emma!”

- ” O şehre bile gidebilir.”

- ” Biz de onun arkasından yürürüz.”

- ” Sen bir dahisin!”

Kızlar mutluluktan hoplayıp zıpladılar, sevinç çığlıkları attılar, hemencecik toparlanıp koridorun diğer ucuna, Emma’nın odasına doğru yollandılar. Onu odasına girmek üzereyken yakaladılar.

- ” Ne oldu kızlar? Nedir bu heyecan?” diye sordu Emma gülümseyerek…

- ” Seninle kafeteryaya gelebilir miyiz? Fırtınadan hiçbir şey göremiyoruz da.”

Gülüştüler…

- ” Anlaştık. Ben en öne geçerim, siz de birbirinizi omuzlarınızdan tutup arkama dizilirsiniz.”

- ” Hemen gidebilir miyiz? Lütfen,” diye yalvardı kızlardan biri,

- ” Yoksa açlıktan öleceğim.”

Emma gülümseyerek yanıtladı, ” Tamam, bekleyin de hemen Missy’yi hazırlayayım.”

Odasına girdi, birkaç dakika sonra sıkı sıkı giyinmiş, elinde kılavuz köpeğinin tasmasıyla çıktı. Kızlar, Emma’nın arkasına tek sıra halinde dizilip, birbirlerini omuzlarından tuttular.

” Sanırım,” diye söze başladı Emma, ” Körün, görene kılavuzluk etmesi, bazen olası oluyor. Şimdi olduğu gibi!” dedi ve aç ördekleri ve kılavuz köpeği Missy ile kafeteryaya doğru ilerlemeye başladılar.

Yusuf’un Devesi
Yusuf, Diyarbakır’da zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Babası o mahallenin ağası olarak bilinir, herkesin yardımına koşmak için elinden geleni yapardı. Yusuf’un anlattığına göre kendisi henüz beş yaşındayken evlerinin civarına bir derviş gelmiş ve bir duvar dibinde mekân tutmuştu. Yusuf’un babası:

- “O’na bakmak bize düşer, diyordu. Ama incinmemesi için, ihtiyaç duyduğu şeyleri sakın hizmetkârlarla göndermeyin.”diyordu.

Derviş babaya yemek götürmek, artık Yusuf’un işiydi. Küçük çocuk, ilk önceleri tereddüt ettiği bu işten daha sonraları büyük bir lezzet almaya başlamış ve yaşlı adamla derin bir gönül bağı kurmuştu. O’nunla yaptığı sohbetler, çocuk yaştaki Yusuf’un kalbinde bahar çiçekleri açtırıyordu.

Derviş baba bir gün:

- Yusuf, dedi. “Sana bir deve yapayım, ister misin?”

Bir çocuğun böyle bir teklife “hayır” demesi mümkün değildi. Yaşlı adam bunu bildiği için isteklerini şöyle sıraladı:

- Evden sana verilen fındık, üzüm ve leblebi gibi çerezlerden küçük bir kısmını bana getireceksin. Ve bunu da kimseye söylemeyeceksin. Fakat bana getireceğin şeyler, sadece sana verilenlerden olmalı. Sağdan soldan bulup aldıklarınla deve yapılmaz. Yusuf bu işin gizli olmasından da hoşlanmıştı.

Her getirdiği çerezden sonra: – Devem yapılıyor mu? diye soruyor ve Derviş Baba’dan;

- Elbette, cevabını alıyordu. Getirdiğin her bir çerez, devenin bir başka yanını oluşturuyor. Günler birbirini kovaladı ve Yusuf’un sabrı tükenmek üzereyken, beklediği müjde geldi:

- Deve tamamlandı Yusuf, sadece gözleri kaldı. Eğer iki badem getirirsen, bu iş biter.

Yusuf, sabaha kadar sevinçten uyuyamadı ve bir kenara depoladığı leblebileri bademlerle değiş-tokuş ederek Derviş Baba’ya koştu. Ancak yaşlı adam, derme çatma kulübesinde o akşam vefat etmişti.

Cenaze işlerini yine Yusuf’un babası üstlenmiş. O’nu küçük çocuğun gözyaşları arasında yakın bir mezarlığa defnetmişler.

Aradan 12 yıl daha geçmiş ve Yusuf delikanlı olmuş. Ne yazık ki şizofreni adı verilen hastalığa da bu yaşlarda yakalanmış.

Yıl, 1910-15 civarı olduğundan, hastalık çok kısa sürede öldürücü bir hâle dönüşüyormuş.

Yusuf’un babası zengin olduğu için, yavrusunu ilk önce İstanbul’a, daha sonra da Paris’e götürmüş.

Ama verilen cevap her yerde aynı olmuş:

- “Bu hastalığın tedavisi henüz mümkün değil. Maddi imkânlarınız iyi olduğuna göre, Yusuf’u İstanbul’daki akıl hastanesine yatırabilir ve O’na bir bakıcı tutabilirsiniz. “

Yusuf’un babası denilenleri aynen yapmış ve bir bakıcıya 2 altın maaş bağlayıp oğlunu, sık sık ziyaretine gitmiş. Ancak 6 ay sonra Yusuf iyice ağırlaşmış ve kendisi diğer hastalardan tecrit edilip ölüme terk edilirken, babasına da “Oğlunuzun kurtulma ümidi kalmadı” diye telgraf çekilmiş.

Yusuf, bundan sonrasını şöyle anlatıyordu:

- Kırk derecenin üzerinde bir ateşle kıvranırken, kendimi korkunç bir çölde görüyordum. Güneş her zerremi ayrı ayrı kavuruyor ve yangın yerini andıran kızgın kumların üzerinde sürünürken, bir damla suyun hasretiyle kıvranıyordum. Öleceğimi anlayıp son bir defa daha ufuklara baktığımda, gördüklerime inanamadım. Çocukluğumun Derviş Babası yularını tuttuğu bir deve ile birlikte bana doğru geliyordu.

İyice yaklaştığında: -Yusuf’um, evlâdım, dedi. “Deven hazır binebilirsin. ”

Yattığım yerden güçlükle doğrulup onun yardımıyla deveme bindiğimde, susuzluğum ve hastalığım bir anda geçmişti.

O anda gözümü açmış ve:

- Ben neredeyim? diye sormuşum.

Etrafımdaki bakıcı ve doktorlar, iyileştiğime asla inanamıyordu. Çünkü şizofreni ile zatürreden kurtulmuş, dünyaya sanki yeniden gelmiştim.

Yusuf, başından geçen bu hâdiseyi anlatırken bir çocuk gibi ağlıyor ve:

- “Derviş Baba, kalp gözüyle başıma gelecekleri hissetmiş ve bunun için de “Sadaka Ömrü Uzatır” hadisinden yardım istemiş olmalı. diyordu.

Bu yüzden sadece bana âit olan çerezleri isteyerek bana sadaka ibadeti yaptırdı. Ve ömrümün ziyadeleşmesine vesile oldu. ”

Haşr de tek tek bütün ümmetinin imdadına koşacak olan o şefkâtli Resûlün (S.A.V ) dünyada iken de bize yardım elini uzatması, O’nun şanının bir gereği değil mi zaten?

Dövüşçü Aslanla Yaban Domuzu
Bir yaz günü aslan su içip serinlemek amacıyla bir su başına gelmiş. O sırada yabandomuzu da suya eğiliyormuş. Aslan:

- Çekil bakalım da suyumuzdan içelim, ” demiş.

- Ne demek çekil?, demiş yabandomuzu. Biz hayvan değil miyiz ? Bizde su içmez miyiz? Amma şey asıl sen çekil!

- “Sen çekil, hayır sen çekil…” derken işi dövüşe çevirmişler. Nasıl bir dövüş? Kıyasıya, kırasına, öldürüp ölmecesine! Kan ter içinde kalmışlar. Ayrılıp bir solukluk dinlenmede ne görsünler? Tepedeki ağaçlara akbabalarla kara kargalar konmuşlar:

- “Aman birbirlerini hemen öldürseler de leşleri bize kalsa…” diye bekleşmiyorlar mı?

Hem aslanda hem yabandomuzunda şafak sökmüş:

- “Aman, kavgayı dövüşü boş verelim! Eski dostluğumuza dönelim. Bu akbabalarla kara kargalara yem olmayalım, iyisi budur…”Demişler, yollarına gitmişler.

* ( Dövüşüp sövüşmek iyi mi? Barış içinde yaşamak varken üstelik… Dövüşenler için son her zaman kötüye varır, bir kazanç getirmez. )

yusuf
Onu ilk gördüğümde oldukça çirkin gelmişti gözüme. Küçücük bir et yumağı gibiydi. Henüz birkaç haftalıktı. Biraz büyüyüp palazlanınca bizim olacaktı. Şimdi annesine ihtiyacı vardı. Babası ve annesi inanılmaz güzellikte mavi tüylere sahiptiler. Ondan önceki yavru ise müthiş bi eflatun renginde idi…

Meraklanıyorduk. Acaba bizim muhabbet kuşumuz ne renk olacaktı…

Kar beyazdı. Doğduğunda aylardan Ağustos’tu. Bize geldiğinde ise Ekim. Eşime doğum günü armağanıydı o. Oldum olası severdi kuşları…

Hemen kafeslerin en güzeli, yemlerin en kalitelisi bulundu, alındı. Ben özgür bir ruhun hapsedilmesine karşıydım hep. Bu, kuş bile olsa, salarım diyordum. Salarsan ölür, kargalara yem olur. Hayatta kalması için bu gerekli deyip ikna ettiler.

Kuşun cinsiyetinin erkek olduğunu söyledi , bize onu veren arkadaşımız bizde ona isimler aramaya başladık. Her ismi söylüyor tepkisini bekliyorduk. Kar beyazdı. Albino imiş cinsi. Pamuk dedik yok, kardelen dedik yok. Yusuf dedi eşim. Tepki verdi. Ben, olamaz derken yeniden ve yeniden. Adı Yusuf oldu kuşumuzun… Koca Yusuf…

Bir kuşa verilecek en garip ad. Aylar geçtikçe onu konuşturmaya uğraştık durduk. Sonunda oldu. İlk sözü cici babacık, ardından aşkım, canım ve şimdi hatırlayamadığım bir çoğu. Bize öyle alışmıştı ki, cam açık bile olsa uçmaz gezinirdi evde. O bizim akıllı kuşumuzdu.

İki yıl olmuştu evimize neşe katalı, bir gün ben hamile olduğumu öğrendim. Her türlü riske karşı onunla aynı ortamda bulunmamalıydım. Anneme gönderdik içimiz acıyarak. Doğumdan sonra ise dayım istedi onu. Dayım yalnız yaşardı. Bana arkadaş olur. demişti. Öyle de oldu. Kelimelerine bir de dayıcık eklenmişti şimdi.

Dayım mutlu, o mutlu Çınarcık’ ta yaşıyorlardı. Bir gün beni arayıp Yusuf ile marketten geldik dedi. Hem kafes, hem alış-veriş zor değil mi dedim. Ne kafesi Yusuf gömlek cebimde gittik geldik. Biz aylardır böyle dolaşıyoruz. O benim oğlum dedi. Mutlu olmuştum. Eşim de ben de oğlumuzun doğumuyla pek aramaz olmuştuk Yusuf’u…

O geceye kadar iyiydi her şey. O gece 03:02′ye kadar. Açık olan pencereden kaçabilecekken buna imkânı varken kaçmayan o kuş sarsıntı ile harabeye dönen evde ölümü seçmişti yeni sahibi ile. Bu cins kuşların depremi çok önceden hissettiklerini öğrendim sonradan. Son görüşmemizde Dayım Yusuf bugün deli gibi bir içeri bir dışarı uçup uçup duruyor demişti. Anlamış sahibini uyarmak istemişti. Ama kim depremi düşünüyordu ki, kimin aklına geliyordu. Ve Yusuf gitmemişti, bırakmamıştı sahibini. Koyun koyuna buldular onları sonra… Dayım ve cebinde Yusuf…

Sarayın Eksiği
Padişahlardan biri, cennet köşkü gibi yüce bir saray yaptırarak bin bir çeşit süs, nakış ve zinetle şöhret verdi. Zamanın alimlerini, hakimlerini ve civarın amirlerini ve fakirlerini davet edip ziyafet verdi. Ve bunlardan sordu:

- Bu sarayın bir kusuru veya görünen bir noksanı var mıdır? Bulunabilir mi? Hepsi birden:

- Bu mükemmel saray herhalde cennet köşklerine bedeldir. Hiç bir yerinde noksanı ve haleli yoktur, deyince bir zahid yerinden kalkıp:

- Bir büyük eksiği vardır ki, temeli yokluk üzerine olup, binası ebedi değildir. Azrail her yerinden girer ve ölüm kasırgası kapı ve duvarlarından işler, dedi.

Perde Kalkınca
Çinliler kendilerine güvenerek Rumlara karşı övündüler:

- “Resim sanatında dünyada bizden daha üstünü yoktur” dediler.

Buna karşılık Rumlar da:

- “Hayır bu iddianız doğru değildi, biz mahir kişileriz” dediler. Bu iddia adil bir padişahın kulağına gitti. Padişah:

- “Ben sizi imtihan edeceğim, bakalım hanginizin dediği doğru” dedi.

Çinliler de Rum diyarının ressamları da hazırdılar.

Çinli ressamlar:

- “Bize bir oda verin, bir oda da siz alın, her birimiz burada hünerlerimizi sergileyelim, işimiz bitince padişah gelip baksın ve kimin daha üstün olduğuna karar versin” dediler.

Kapıları karşı karşıya olan odadan biri Çinli ressamlara, birisi Rum diyarının ressamlarına verildi.

Çinliler padişahtan 100 türlü boya istediler.Padişah bunun üzerine hazinesini açtı. Çinlilere her sabah boya dağıldı, onlarda bunlarla çeşitli resimler yaptılar.

Rum ressamlar ise:

- “Pas giderilmeden ne boya işe yarar ne de resim” diye düşünüyorlar, habire bir yeri cilalayıp duruyorlardı.

Rum diyarının ressamları bu düşünceyle günlerce duvarları cilalayıp durdular. Sonunda her yer pırıl pırıl oldu. Gök yüzü gibi berrak bir hal aldı. Nihayet Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıklarından emindi ve yaptıkları bu güzel işten dolayı dolayı çok sevinçliydiler.

Padişaha haber verdiler. Padişah gelip önce Çinli ressamların resim yapıp süsledikleri odaya girdi, resimleri gördü, bütün yapılanlar fevkalade şeylerdi. Çinli ressamların yaptıklarını beğenerek taktir eden padişah oradan çıkıp Rumların odasına girdi.

Bir Rum ressam Çinli ressamların resim yaptıkları odayı görmeye mani olan perdeyi kaldırdı. Çinli ressamların yaptıkları resimler duvara yansıdı ve Rumların odası Çinlilerin odasından 1000 kat daha güzel oldu. Böylece Rum ressamlar bu imtihanı kazanmış oldu.

Seksene Varırdım
Bir mecliste işret müptelalarından birine içkinin kötülüklerinden, özellikle insanın ömrünü azaltacağından bahsedilir, içkiden vazgeçmesi istenir.

Ayyaş “Ben küçük yaşımdan beri içerim. Ham dolsun vücudum sapa sağlamdır. Yaşımda altmışı geçiyor. Eğer dediğiniz gibi içki ömrü azaltmış olsaydı bu kadar yaşamazdım.”

Orada bulunan ahmağın biri demiş ki:

“Ne biliyorsun birader! İçki içmemiş olsaydın şimdiye kadar altmışı değil, yetmişi geçer, seksene varırdın”

Androkles
Vakti zamanında, Androkles isimli bir esir, efendisinden kaçarak bir ormana sığınmıştı. Etrafta gezinirken, birden bire, iniltiler içinde, ızdıraptan kıvranan bir Arslan’ ın önüne çıkıverdi:

“Önce dehşetli ürktü; kaçmaya yeltendi, fakat hayvanın, yerinden kımıldamadığını görünce, gerisin geriye dönerek ona doğru yürüdü. Yanına yaklaştığında, Arslan, berbat bir halde şişmiş, kanamakta olan iri pençesini uzattı Androkles, dikkatle bakınca pençeye, büyük bir dikenin girdiğini, bütün bu ızdıraba onun sebep olduğunu anladı.

Dikeni, derhal oradan çıkarıp yarayı temizledikten sonra, gömleğinin kolundan yırttığı parça ile güzelce sardı. Az sonra ise, yine ayağa kalkabilen Arslan, tıpkı bir köpek gibi esirin ellerini yalayarak önüne düşüp onu inine götürdü.. Artık her gün, Androkles’e avladığı etleri taşıyordu. Fakat bu başbaşa mes’ut yaşayışları uzun sürmedi; çünkü beraberce yakalanmışlar, esir günlerce aç bırakılacak bir arslana yedirilmek üzere, zindana atılmış, Arslan da aç ve susuz bir halde hücreye kapatılmıştı.

Nihayet günü gelince, İmparator ile, erkânı, localarına yerleşip seyire hazırlanırlarken, esir Androkles de arenanın orta yerine çıkartıldı. Şimdi sıra Arslandaydı.

Günlerden beri aç ve susuzluktan yarı çıldırmış bir halde avının üzerine atılmak üzere, kükreyerek ağzından köpükler saçarak ortaya fırlayan Arslan, bütün hırsı ile koştu, tam avına atılacağı sırada, onu, kokusundan tanıyınca derhal önünde, dört ayağının üzerinde yere çöküp, aynen bir köpek sadakatiyle dostunun ellerini yalamaya başladı.

İmparator şaşırmıştı. Esiri yanına çağırttı ve baştan sona, bütün hikâyeyi, olduğu gibi dinledi. Bu anlatılanlar, hükümdarda öyle bir tesir yaptı ki, derhal esirin affedilip hürriyetine kavuşturulmasına, Arslanın da, Anavatanı ormana salıverilmesini emretti.

karga ile kanarya
bir kanarya arkadaşı olmadığından kargalarla yaşardı.yalnızlıktan çok korkardı.bir karga kendi sesini çok beğenirdi.kendine çok güveniyordu.oraya iki çocuk geldi ve kuşları gördü.bir çocuk kanaryaya şu güzel kuşun sesini duyalım dedi.kargada kendisine söylendiğini anladı ve gak gak gak diye ötmeye başladı.çocuklar bu ne biçim ses ben bu kadar çirkin ses duymadım dedi ve karga kanaryaya bi öt de senin çirkin sesini duysunlar dedi.kanarya ötmeye başladı ve o iki çocuk çok sevdi kanaryanın sesini v e sonra oradan ayrıldılar.karga da oradan ayrıldı kanarya yalnız kalmaz mı?sonra kanarya çok üzüldü ve başladı ağlamaya.az sonra o iki çocuğun geldiğini gördü ve çok sevindi.iki çocuktan bir tanesin de kanaryası vardı.çocuk kanaryasını yalnız kalacak diye bırakmıyordu.şimdi arkadaşı oldu ve çocuk o kanaryayı bıraktı öbür kanaryanın yanına gitti ve ikisi sonsuza kadar arkadaş oldular

kırmızı gül
güzel günler insanın gevşemesine derslerini asmasına yol açıyor bazı arkadaşlarımız kış günlerinde ki yoğun dikkatlerini yitirmeye başlamıştı.

bir gün öğretmenimiz ders anlatıyor,bizde dinliyorduk. bir kız arkadaşımız kendini bir türlü derse veremiyor.hep başka şeylerle ilgileniyor. öğretmenimiz onu uyardı.

- Yavrum, lütfen dersi izlemeye çalış. Evet dışarıda güzel hava,yeşil alanlar oynayacağınız güzel bir ortam sizi bekliyor,ama her şeye karşın dersleri normal akışında sürdürmek zorundayız.

Bu sözler sanki başkasına söylenmişti.kız arkadaşımız,hiç uyarılmamış gibi başka şeylerle ilgileniyordu.öğretmenimiz birden öfkelendi.onu asıl kızdıran şey, kızın yanında ki öğrencilere de bozuk davranışa itmeye çalışmasıydı.

hızla kıza yaklaşıp bir anlık zayıflıkla kıza bir şamar vurdu.bir anda sınıf derin sessizliğe gömüldü .Dayağı sevmeyen öğretmenimiz büyük bir pişmanlık duygusu içine girdi. morali bozulmuş, dersin anlatımında ki coşkusunu yitirmişti.aradan 10dk filan geçmişti.şamarı yiyen kız, yerinden kalkıp öğretmenimizin yanına gitti.açık,net bir anlatımla;

öğretmenim özür dilerim dedi. Yaramazlık yaparak sizi üzdüm. Sizde bana şamar atmak zorunda kaldınız.üzülmeyin öğretmenim,ÖĞRETMENİN VURDUĞU YERDE GÜL BİTERMİŞ.

öğretmenimiz,bir an için ne diyeceğini bilemiyordu.çok duygulanmıştı.gözleri dolu dolu bir halde;

Sevgili yavrum,dedi.Sen hatalı davranmıştın.ama ben de hatanın üstüne hatayla gittim.Dayak asla savunulamayacak bir şeydir. Hem vurulan yanakta hiçbir zaman gül bitmez.oluşan kırmızılık,zayıflığın bir göstergesidir.Bende senden özür dilerim yavrucuğum.

Özür dileyen öğretmenimiz,tüm sınıfın gözünde bir an öyle büyüdü ki hepimiz ona derin bir saygı duyduk.

KUKLA
Bir varmış bir yokmuş,evvel zaman içinde kalbur zaman içinde ,bir tane kukla varmış.Çocukları eğlendirip,güldürürmüş.
Çocukları güldürmek onun işiymiş.Onları çok sever, duygularını da
paylaşırmış.
Günlerden bir gün kukla,tiyatro oynamak için, Tiyatro Salonunda hazırlıklar başlamış.Kukla çok ama çok heyecanlıymış.Çünkü binlerce çocuk onu izleyecekmiş.Onları güldürüp,eğlendirecekmiş.
Tiyatro salonu süslenmiş ve harika olmuş.Tiyatro Salonu yavaş yavaş dolmuş.Daha içeri girecek olan çocuklar bile tiyatro salonunu çok sevmişler.Kula,onların burayı seveceklerini çocukların gözlerinden anlamıştı.Neyse ki tiyatro başlayacaktı.
Çocuklar heyecan içinde kuklanın nereden çıkacağını tartışmaya başladılar.Kukla kimsenin düşünemediği yerden çıkıverdi.Herkes
çok şaşırdı.Çünkü kukla kapıdan çıkmıştı.Bu kuklanın ne yapacağını kimse bilemezdi.Çocuklarda bunun için onu çok severlerdi.Tiyatro başladı.Kukla heyecan içinde çocukları güldürdü.Bir oyana bir
buyana dönmekten kukla çok yorulmuştu.Çocuklar ise tiyatroyu hiç sevmemişlerdi.Herkes Tiyatro Salonundan çıktı.Bu durumla ilk defa karşılaşan kukla çok şaşırdı.Hüzünlü bir şekilde oda Tiyatro Salonundan çıktı.Evine gitti.Evde ise yorgunluktan yatağına erkenden yattı.Rüyasında çocuklar onu çok sevip,duygularını paylaşıyormuş.Kukla ise pek sevinçliymiş.Çocuklar onunla duygularını
paylaşması kuklayı çok sevindirirmiş..Kukla tam çocukları severken birden uyanmış..Kukla çok üzülmüştü.Çünkü bu bir rüyaydı.Erkenden Tiyatro salonuna gitti.Burada ondan başka kukla yoktu ama başka bir kukla çocukları güldürmeye başlamıştı bile.
Bu duruma kukla çok ama çok üzülmüştü.Çocuklar artık onunla
duygularını paylaşmayacağını düşününce ağlamaya başlamıştı.
Kukla 1 2 gün tiyatro yapmamış,hatta çocuk bile görmez olmuş.
Bu duruma çok üzülen yakınları bile artık onunla dertlerini bile paylaşmamış.Artık yalnız kalan kukla her gece çocukları düşünür olmuş.Onları çok sevdiğini kendine bile anlatır olmuş.Bir gün kukla tiyatro salonuna gitmeye karar vermiş.orada çocuklar heyecan içinde kuklanın nereden çıkağını tartışmaya başlamışlar.Kukla bu
fırsatı kaçırmamış.Gizlice tiyatro yapılan yerin ortasından çıkıverdi.Bu duruma çocuklar yine çok şaşırmışlardı.Kuklayı ayakta alkışladılar.Kuklayı çok sevdiler.Onunla beraber eğlenip güldüler.
Artık kuklayla akrabaları yeniden dertlerini paylaşmışlar.Çocuklar ise duygularını onunla paylaşmak için sıraya girmişler.Kukla hepsi
ne güzel sözler söylemiş.Kukla ile çocuklar arsında sıkı bir dostluk bağı kurulmuş.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.